Bab’ Aziz

0
32
Bab' Aziz Çocuk

2005 yılında İran ve Tunus’ta çekilen Bab’ Aziz; Nacer Khemir’in yönetmenliğini yaptığı çöl üçlemesinin son filmidir. Filmin bazı kısımları Farsça bir kısımları ise Arapça olduğundan Bab’ Aziz’i Farsça kabul ederek Kıymetli Baba/Efendi Baba şeklinde tercüme etmek veya Arapça üzerinden Aziz Kapı olarak çevirmek mümkündür. Baba Aziz hikayemizin baş kahramanının ismi olduğundan kanaatimce ilk tercümeyi esas almak daha doğru olacaktır.

Film; Âl-i İmrân Sûresi‘nin 33-35 arası ayetlerle başlar. “Allah, birbirinden gelme nesiller olarak Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesini ve İmrân ailesini seçip âlemlere (bütün yaratılmışlara) üstün kıldı. Allah hakkıyla işitmekte ve bilmektedir. Bir zamanlar İmrân’ın karısı şöyle demişti: “Rabbim! Karnımdakini kayıtsız şartsız sana adadım, benden kabul buyur; kuşkusuz sensin her şeyi işiten, her şeyi bilen.”  Bu sûrede Allah’a adanan mübarek kadın hazreti Meryem’in kıssası anlatılmaktadır. Filmin bu ayetlerle başlaması seyircinin karakterleri, sahneleri ve replikleri bir zemine oturtmasını kolaylaştıran önemli bir ipucudur. Çünkü bu doğrultuda anlaşılır ki bir adama/adanma ve var olma hikayesi anlatılacaktır.

Bab’ Aziz’in ilk sahnesi kum fırtınasının ardından âmâ Baba Aziz’in torunu İshtar’ın gözlerindeki kumu gidermeye çalışmasıyla başlar. İshtar, çöl üçlemesinin son yetim çocuğudur ve meraklı, heyecanlı, tez canlıdır. Film boyunca dedesine ve seyirciye türlü sorular sorar. Kimi zaman öğrendikleri onu büyüler kimi zamansa sorularına cevap bulamaz. Çünkü bazen cevap başka bir ruhta veya başka bir zamanda gizlidir. Baba Aziz ise sabırlı, mutmain, sekinet sahibi bir derviştir. Torunuyla birlikte otuz yılda bir gerçekleşen derviş toplantısına katılmak üzere çölde yol almaktadırlar. İshtar varacaklarından endişelidir, kaybolmaktan korkar çünkü ikisinin de yol hakkında bir fikri yoktur ve dedesi âmâ bir adamdır. Ancak Baba Aziz ona bir hakikati hatırlatır “İmanı olan kişi asla kaybolmaz

Çöl gaybı temsil eder. Karakterlerimiz ise gayba doğru ilerleyen ademoğludur. Yalnızca iman ederlerse bu keşmekeşten felaha ulaşabilirler. Amma velakin yol da bir bilinmezdir ve “Yeryüzündeki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır”. Her kulun yolu ve yolculuğu başka başkadır. Gaye aynıdır fakat yürüyüşlerimiz farklıdır. “Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır” çünkü en değerli olanın uğrunda feda edilecek olan da ancak en değerli olandır.

Filmde Baba Aziz, kimin derviş olduğu veya kimlere derviş dendiği izah etmez. Çünkü dervişlerin kendisinden haberi yoktur. Allah’ta kaybolmuş böylece benliklerinden ve kimliklerinden kurtulmuşlardır. Bu İshtar’ın cevaplanmayan en önemli sorusudur. Baba Aziz ve İshtar aynı zamanda mürid ve mürşidi sembolize eder. Seyr-ü süluk yolunda mürşid müridine rehber olmakta; ona zikri, hakikati, marifeti aktarmakta ve masivadan sıyrılarak Allah’a kavuşmasına vesile olmaktadır. Birçok sahnede Baba Aziz İshtar’a nefesini yola saklamasını telkin etmiştir zira yol dışında başka bir şey için yorulması sadece ziyandır. Mürşid daima müridini yola çağırır. Sonlara doğru da ona ‘Kalp gözüyle görmeye başladın’ der ki bu müridin riyazetinin sona erdiğinin göstergesidir. Aynı zamanda bu sahneden sonra İshtar ve Baba Aziz’in yolları ayrılır. Çünkü İshtar’a yaptığı rehberlik sona ermiştir ve onun için vuslat vakti gelmiştir. Baba Aziz ölümü kaybettiklerini bulma zamanı ve şeb-i arus olarak tanımlar. İnsanların ölümden korkmasını ise anne karnındaki bebeğin aydınlıktan ve dünyadaki güzelliklerden korkma ihtimaline benzetir.

Film Baba Aziz ve İshtar’ın yolculuğunu merkeze alarak beraberinde birçok masal anlatır. Ceylanın ardına düşerek bir su birikintisinde suretini seyre dalan prensin hikayesi seyirciye sadece aşık olmayanların suda kendi yansımasını gördüğünü öğretir. (Suret ve yansımanın hikmetine Çöl İşaretçileri filmi için yazdığım yazıda değinmiştim.) Bu hikayeyi kuyuya düşüp kendini bir sarayda bulduğunu iddia eden Osman’ın o görkemli sarayı arayışı takip eder. Bu hikayenin bir parçası ise Hasan ve Hüseyin isimli ikizlerin hikayesidir ki Hüseyin ruhun, Hasan ise nefsin temsilidir. Sonuncusu ise bir şiir meclisinde Noor isimli bir kıza aşık olan Zaid’in hikayesidir. O meclisten geriye şu mısra kalır zihnimizde “Ama beni dayanılmaz sürgünümde kim avutacak?” Noor Zaid’in, Hüseyin Hasanın (yani ruh ve nefsin), gördüğü büyülü güzellik prensin, İshtar ise Baba Aziz’in avuntusudur.  Filmde birden fazla hikayeye dahil olan kızıl saçlı bir derviş vardır. Delilik elbisesine bürünerek varlığını örter. “Ruhunla süpür sevgilinin kapısının önünü” diye haykırır.

Film tüm bu masallarıyla -serinin diğer filmlerinde olduğu gibi- mistik bir hava oluşturur. Kostümler ve mekanlarla bunu destekler. Hem karakterleri hem arka planda çalan şarkılarıyla geçmişle şimdiyi bir araya getirir. Filmin müzikleri Levon Minassian tarafından bestelenmiştir ve İran sanat musiki üstadlarından Mohammed Reza Shajarian’ın bir ezgisi ile yeni dönem şarkıcılarından Ghazal Shakeri’nin bir şarkısı kullanılmıştır. Böylece film müzikte modern ve klasiği bir araya getirmiştir.

Bab’ Aziz görsel ve sanatsal açıdan oldukça başarılı, hikaye anlatımında biraz yorucu olmakla birlikte keyifli ve sürükleyici, barındırdığı tasavvufi ögeler ve taşıdığı ruhtan ötürü ziyadesiyle kıymetli olan, derin karakterleriyle seyirciyi bilinmezlikte yolculuğa çıkaran, yolu anlatan ve arayışı hatırlatan nadide bir film. Hazreti Mevlana’ya ait olan ve filmde yer alan Üç Kelebek şiirinden bir kesit ile yazımı noktalamak istiyorum.

hepimiz mum ateşi önündeki üç kelebek gibiyiz
âşıklar cihanında bir efsaneyiz her birimiz
ilki ateşe yaklaşmış ve demiş: ben aşkı biliyorum, aşkı anlıyorum
ikincisi ateşin yakınında yavaşça kanat çırpmış ve demiş: aşkın ateşini biliyorum.
üçüncüsü kendini ateşin ta ortasına atmış
evet, evet, budur işte gerçek aşkın anlamı!
…             

Önceki İçerikÖlme Biçimleri – Zakes Mda
Sonraki İçerik5 Soruda Nijerya’da İslam

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz