Bi’ Kudüs Savunucusu: Abdallah Marouf Omar

0
284

İstanbul 29 Mayıs Üniversitesinde İslam Tarihi Bölümünde yardımcı doçent olarak görev yapmakta olan Abdallah Marouf Omar, İngiltere’de Aberdeen Üniversitesinde Kudüs Araştırmaları alanında yüksek lisans, 2009 yılında aynı üniversitede aynı alanda doktora derecesi aldı. 7. ve 11. yüzyıllar arasında Orta Doğu ve Kutsal Topraklar tarihi konusunda uzmanlaşmıştır. Hem Arapça hem de İngilizce olarak çok sayıda kitap, makale, inceleme ve ansiklopedi girişi yayınlamıştır.

Kudüs çalışmaları uzmanı Abdallah Marouf Omar hocayla Kudüs’ün, Mescid-i Aksa’nın ve İsrail zulmünün nabzını tuttuk. Geçmişten günümüze kadar Filistin’de olup bitenler hakkında konuşan Marouf, Müslüman gençlere de birçok tavsiyede bulundu.

Öncelikle okurlarımız için biraz kendinizden bahseder misiniz? Kimdir Abdallah Marouf?

Pekâlâ. İsmim Abdallah Marouf. İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi İslam Tarihi Bölümünde öğretim üyesiyim. İngiltere’de İslami Kudüs Çalışmaları alanında doktora derecemi aldım. İkinci intifadanın başında Mescid-i Aksa’da medya ve halkla ilişkiler sorumlusu olarak çalışıyordum. Yedi yıldır Türkiye’de yaşıyorum.

En son ne zaman Filistin’de bulundunuz?

Orada en son bulunduğum tarih Temmuz 2002 idi. O tarihten sonra işgal yüzünden Filistin’den ayrılmak zorunda kaldım.

Ne zamandan beri Filistin/Kudüs üzerine araştırma yapıyorsunuz? Neden böyle bir araştırmaya ihtiyaç duydunuz?

1998’de Ürdün Üniversitesinde okurken Kudüs üzerine çalışmaya başladım. O zamanlar 19 yaşındaydım. Bir kitapla Kudüs’e âşık oldum. Birkaç gün önce vefat eden Raif Najim’in “Kudüs’ün Hazineleri” kitabı. Arapça yazılmış bir kitaptır. Ondan sonra, Kudüs’ün uzmanlık alanım olmasına karar verdim. Ve Mescid-i Aksa’da çalışırken Kudüs’ü, Memlükler Dönemi’ni ve Osmanlı Dönemi’ni anlatan kitapları alır tek tek inceleyip okurdum. O zamanlar Kudüs’ü gözlemlemeye başlamıştım. Ancak 2004’e kadar Kudüs hakkında bildiklerimi aktarmamış ve öğretmemiştim. 2004’te Birleşik Arap Emirlikleri’ndeyken Kudüs hakkında ilk eğitimimi verdiğimde 24 yaşındaydım. Aynı tarihlerde ilk televizyon programımı da sundum. Kudüs’ü tanıtmaya ve öğretmeye o zamanlar başladım. Yüksek lisans ve doktora çalışmalarım akademik anlamda Kudüs’ü tanıtmamda bana çok yardımcı oldu. Aslında bu işe nasıl başladığımın kısa bir özetidir bu.

Sosyal medyada sürekli Filistin ile ilgili olumsuz olaylar görüyoruz. Özellikle haberler sadece zulümden, savaştan ve orada ölen çocuklardan bahsediyor. Filistin bundan mı ibaret?

Kesinlikle hayır. Filistin bundan daha da fazlası. Filistin’e gittiğiniz zaman ülkedeki güzelliklere de şahit olursunuz. Filistin size kültürel ve sosyal anlamda pek çok güzellikler sunar. Bunları gördüğünüzde neleri kaybettiğimizi anlardınız. Buradaki ifadelerim belki tarafsız olmayabilir çünkü ben Filistinliyim. Ancak şahsen inanıyorum ki Filistin, dünyada görebileceğiniz en iyi ülkedir. Dünyanın hiçbir yerinde bulunamayan birçok yönü var. Doğal güzelliklerden ve turizmden bahsedecek olursak; denizden dağlarda kayak yapmaya 30 dakika içerisinde gidebilir aynı zamanda 40 veya 50 dakika içerisinde karlı dağdan bazen elli derece sıcaklığı gören çöle ulaşabilirsiniz. Tamamen farklı, kendine özgü ve eşsiz bir yer.

Güzelliği sadece gözlerimiz için değil yani tüm duyularımıza hitap edecek bir güzellikten bahsediyorum. Örneğin yolda güzel ağaçları görebilir aynı zamanda beğenirseniz onların meyvelerinden tadabilirsiniz. Etraf meyve ağaçlarıyla dolu. Avrupa’daki ağaçlar gibi değil. Orada birçok çam ağacı var ama onlara sadece bakıp izleyebilirsiniz. Filistin’deki ağaçlardan çeşitli meyveler tatma imkânınız var. Filistin’deki hayatı tüm duyularınızla yaşayabilirsiniz. Ayrıca Türkiye de çok güzel bir ülke ancak Türkiye’de bir çöl yok. Filistin’de oldukça büyük bir çöl var. Çok farklı bir bölge. Doğayı farklı şekillerde hissedebilirsiniz. İşte bu his çok eşsiz.

Peki neden insanlar sürekli oradaki savaşı, zulmü konuşuyor? Çünkü orada savaş ve zulüm var. Televizyon kanalları ve ajanslar asla haberden başka bir şeye odaklanmazlar. Ve dolayısıyla güzellik bir haber değildir. Bu tüm bahsettiğimiz güzellikler, kültür, turizm onlar için bir haber niteliği taşımaz. Haber dediğimiz şey tüm dünyayı etkisi altına alan bir olayın gerçekleşmesidir. Bu arada baskı ve zulüm Filistin’in her yerinde görülüyor ancak farklı şekillerde. Her yerde yapılan farklı baskılar mevcut. Örneğin Gazze’de gerçek savaşa şahit olursunuz. Batı Şeria’da farklı, Kudüs’te tamamen farklı baskılar görürsünüz. Bugün İsrail olarak adlandırılan 1948’de işgal edilmiş bölgelerde her gün zulme maruz kalan Filistinlileri görebilirsiniz. Buna yalnızca bir kan izi değil aynı zamanda İsrail’in uyguladığı kültürel ve psikolojik baskılar da dahil. “Burası İsrail, İsrail’in kültürünü öğrenmeliler, İsrail’in istediği hayatı yaşamalılar.” gibi pek çok sözlü baskıya maruz kalıyorlar. Akka, Hayfa, Yafa, tüm bu yerlerde farklı türden baskılar söz konusu. Yani, haber ajansları haber olmayan hiçbir şeyi kendilerine bağlamazlar. Haber kısa ve etkili olmalıdır; işte bunun adı savaştır. Birleşik Arap Emirlikleri’ndeyken, Filistin’in farklı bölgelerinden yabancı arkadaşlarıma fotoğraflar gönderdiğimi hatırlıyorum. İçlerinden biri geldi ve dedi ki: “Filistin’i hiç bu kadar güzel bir ülke olarak hayal etmemiştim, orada savaş zulüm ve yıkım olduğunu düşünüyordum.”

Oradaki güzel mekanların, ağaçların hatta atların bile olduğuna hayret edenler olmuştu. Aslında durum medyada her zaman gösterilenden ibaret değil. Bu medyanın kendi problemi. Ama dürüst olmak gerekirse sosyal medyanın iyi yanlarından biri birçok fotoğrafa belgeye ulaşabilmeniz. Dağları, manzaraları, orada yapılan faaliyetleri paylaşan, fotoğraflayan birçok fotoğrafçı ve aktivist bulabilirsiniz. Bu insanlar sosyal medyayı kullanarak Filistin’in farklı yönlerini paylaşıyorlar. Sosyal medyanın az ama iyi diyebileceğimiz yanlarından bir tanesidir bu.

Peki orada günlük hayatın nasıl olduğundan biraz bahseder misiniz? İnsanlar neler yaparlar? Nelerle uğraşırlar? Bir günleri nasıl geçer?

Şunu söyleyebilirim ki Türkiye ile tam olarak aynı değil ama farklı da değil. Ben Filistin’de evlendim. Eşim ve çocuklarımla Filistin’deydik. Düğünümüzü Filistin’de yaptık. Doğum günü kutlamalarını Filistin’de yapardık. Orada insanlar normal bir hayat yaşamaya çalışıyorlar. Bu aslında bir direniş eylemidir. Hayat normalmiş gibi yaşamanın ne kadar zor olduğunu söylemeye gerek yok. Örneğin, benim düğünüm İntifadanın ortalarında yapıldı. Kudüs’te hayat çok zordu, her yer savaş alanıydı. Ailemi düğünümde yanımda görmek istiyordum. Giriş çıkışlarda çok zorluk çıkarıyorlardı. Nenem, amcalarım diğer bölgelerden gelirken tüm kontrol noktalarından geçmek zorunda kaldılar. O dönem Ariel Şaron’un başkanlık yaptığı en sıkıntılı zamanlardı. Yakın akrabalarım o zamanlar Ürdün’de yaşıyordu. Annem dışında hiçbiri düğünüme katılamadı. İsrail sadece anneme izin verdi.

Yaşamak zorundaydık, düğünümüzü yapmak zorundaydık yaptık da zaten. Arabalarla, gelin ve damat için çalan şarkılarla bir düğün yaptık. Bu şarkılara ülkemiz için yazılmış Filistin’i, Kudüs’ü yücelten şarkılar da dahildi. Aslında burada bir direnişe şahit oluyorsunuz. İnsanlar böyle yaşıyor orada. Onurlu bir zihniyete sahipler. İsrail’in bize karşı yaptıklarına rağmen bunu sergiliyorlar. Hayatımızı ne kadar normal yaşayabilirsek o kadar normal yaşamaya çalışıyoruz. Aslında normal derken orada hiç İsrail baskısı yokmuş gibi davranmıyoruz. Tabi ki orada bir baskı söz konusu ancak bu baskıya bir direnişle cevap vermek bizlerin yaptığı şey tam olarak. Biz hayatı normalmiş gibi yaşarken bir direniş, bir başkaldırı sergiliyoruz. İntifada döneminde Amerika’dan gelen samimi bir arkadaşım sokakta ölen insan da askerlere taşla saldıran küçük çocuklar da; normal yaşayan, gülümseyen insanlar da gördü. Baskı ve zulüm altında çok ilginç bir hayat var orada. Her zaman bir işgal olduğunu göz önünde bulundurmalısınız.   

Kudüs’ün öneminden biraz bahseder misiniz? Müslümanlar için neden bu kadar önemli bir yer? Mescid-i Aksa, Müslümanlar için yalnızca ilk kıble olduğu için mi bu kadar değerli?

Hayır sadece ilk kıble olduğu için değerli değil. Bu mesele hakkında Arapça olarak “Müslümanlar Kudüs’ün Düşmesiyle Ne Kaybetti?” kitabını yazdım. Kısa, yaklaşık 60 sayfalık bir kitap ancak 4 yılımı aldı Kudüs’ün neyi temsil ettiğini araştırmam, anlamaya çabalamam ve kitabı tamamlamam. Elimdeki bu kitabımda aslında tam da sorduğunuz bu meseleden bahsediyorum. İlk kıble olması değerli olmasının tek sebebi değil. İlk araştırmaya başladığım nokta Kudüs’ün neden bizim ilk kıblemiz olduğuydu. İlk olarak kendinize bu soruyu sormalısınız. Şunu bilmeliyiz ki bu Allah’ın (c.c) bir seçimiydi. Bu önemli bir nokta. Kudüs’ün önemi yalnızca İslam’la bağdaştırılamaz. İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlık dinleri için oldukça kutsal bir mekandır. Doğrudan dinle ilgilidir. Doğrudan tek bir Tanrı’ya sahip olma fikriyle ilgilidir. Burası önemli bir nokta. Burayı anladığımızda geri kalan her şeyi anlayabiliriz. Tanrı’nın neden burayı seçtiğini anlamalıyız.

Tanrı neden bu şehri seçti. Çünkü bu şehir yeryüzünde bir insana sahip olma amacını temsil ediyor. Kur’an’da Bakara suresi “Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım” ayeti Allah’ı temsil ediyor demek belki yanlış bir söylem olabilir. Ama Tanrı adına bu dünyayı yönetmek desek daha doğru olabilir. Bu dediğimiz ibadet fikridir. İbadet bu dünyayı yönetme eylemidir. Bildiğiniz üzere insan olarak vazifelerimiz var bu dünyada. Bu durum insanın yaratılışıyla doğrudan bağlantılıdır. Bunları yapmak için de özel meseleleri temsil etmesi gereken bazı yerler vardır. İslamiyet’e göre üç önemli kutsal mekân vardır. Mekke, Medine ve Kudüs. Medine henüz yokken yani Hz. Âdem’den (a.s) Hz. Muhammed’e (s.a.v) kadar yalnızca Mekke ve Kudüs vardı. Peki neden özellikle Mekke ve Kudüs? Çünkü Mekke Allah’ı, Kudüs de insanı temsil eder. Yani Tanrı ile insan arasındaki ilişkiyi temsil eder. Bu yüzden Mekke’de her şeyi, herkesi unutursunuz. Allah (c.c) ile kişisel ilişkinizi temsil ediyor. İşte bu yüzden, nereli olursanız olun ister Filistinli ister Türk ister Çinli ister Hindistanlı ister Ay’dan gelmiş olun, Kudüs’e geldiğinizde evinizmiş gibi hissedersiniz. Oranın kendinizi temsil ettiğini insanlığa hitap ettiğini hissedeceksiniz. Bu yüzden tüm insanlar Kudüs için savaşır. Medine sonradan geldi ve orası da son peygamber Hz. Muhammed’i (s.a.v) temsil etmektedir. Ve bu yüzdendir ki Medine’ye girdiğinizde Hz. Muhammed’in (s.a.v) güvenini, dinginliğini, huzurunu hissedersiniz. Yani, Kudüs’ün önemini bu şekilde vurgulayabiliriz.

Neden özellikle Kudüs? Tanrı İstanbul’u, New York’u, Yeni Delhi’yi seçebilirdi, ama seçmedi. Neden Kudüs? Bu konuda yazılmış, öne atılmış birçok tez var ancak Mısırlı Dr. Husam Kemaleddin’in yaşadığımız evrenin coğrafyası üzerine yaptığı çalışmada onun kavradığı bir şey dikkatimi çekmişti. Eğer dünyayı düz bir zemin olarak önümüze alırsak Mekke dünyanın merkezinde kalır. Kudüs ona çok yakın bir konumda olur. İnsan vücudunu düşünün kalp sol tarafımızın biraz yanında dolayısıyla Kudüs kalbimiz oluyor. Merkezin biraz yanı yani Kudüs kalbi temsil ediyor. Belki bu felsefeden ötürüdür ki Kudüs seçilmiştir. Allah bilir. Sonuç olarak Kudüs’ün önemi yalnızca ilk kıblemizden ötürü değildir. Orası insan yaşamının kalbidir. Onsuz insanlık sadece hayatta kalır, yaşayamaz. Yaşamak için Mescid-i Aksa’ya ihtiyacımız var. Tüm bunlar benim nasıl gördüğüm. Belki bu durum anlaması daha zordur bilemiyorum.

İsrail’in Filistin halkına yaptığı zulmü nasıl değerlendirirsiniz? Bu zulmü bitirmek için ne yapılmalı? Müslümanlara önerileriniz var mıdır?

İsrail işgali konusunda İsrail bizimle aynı fikirde değil. O topraklara zarar verdiler. Güzelliğine zarar verdiler. Sadece yıllar önce Kudüs’e bir göz atsanız bile, İsrail’in şehri nasıl kuşattığını görebilirsiniz. Şehri medeniyetle ilgisi olmayan çirkin binalarla donattılar. Demek istediğim zulüm sadece Filistinlilere yönelik değil; toprağa, taşa, şehre, ülkeye, insana, her şeye kadar uzanıyor. İsrail’in onlara yaptığı zulmü anlamak için Filistinlilerin nasıl bir hayat yaşadıklarını görmemiz gerekiyor. Onların asla normal bir yaşamı olduğunu söyleyemeyiz.

Çok net hatırlıyorum, birinci İntifada zamanında, tabi o zamanlar küçük bir çocuğum ve Filistin’de yaşamıyorum, halam Filistin’den bizi ziyarete gelmişti. Bizim akşam saat 7’den sonra uyanık olmamıza çok şaşırmıştı. Neden? Çünkü İsrail baskıları o saatlerde artardı. Akşam 7’den sonra evinden dışarı adım atamazdın, yasaktı. Bütün bir neslin böyle büyüdüğünü hayal edebiliyor musunuz? Onlar akşam 7’den sonraki hayatı bilmiyorlardı ta ki Filistin’den ayrılıp başka bir şehre gidip gezmelerine kadar. Filistin’in içindeki insanın yok edilmesi İsrail’in yaptığı en büyük ayıptır. İnsanların bu zulüm son bulana kadar çözüm üretmesi gerektiğine inanıyorum. En azından bu işgale karşı direnişi paylaşmak ve yaymak için elimizden geleni yapmalıyız. Bu, Türkiye dışında yapmanız gereken bir şey değil. Filistin’de olan biteni kendi ülkenizde dünyaya yayabilirsiniz. Çünkü birçok insan orada olup bitenden bihaber.

İsrail ırkçı rejimini ortaya çıkarmak için uluslararası toplumu bu konuda etkilemek işgalin ne kadar çirkinleştiğini göstermektedir. İsrail bugün dünyadaki tek resmi ırkçı rejimdir. Resmi bir kanunları var. Yahudi bir devlet olduklarını ve ülkelerinde sadece Yahudiler için haklar olduğunu açıkladılar. Bu, Yahudi olmayanların, Filistinli Hıristiyanların ve Filistinli Müslümanların, ülkelerinde hakları olmadığı anlamına gelir. Güney Afrika’yı ve Amerika’da yaşanan siyah-beyaz tartışmasını bir kenara bırakırsak günümüzde İsrail resmi olarak ırkçılığı devam ettiren tek ülkedir. Bu rejimin dünyaya yaptığı çirkinliği ortaya çıkarmalı ve ne kadar kötü olduğunu göstermeliyiz. Her birimizin yapması gereken bir şey. Yalnızca Müslümanların değil insan olan herkesin Allah’ın izniyle Filistin’in kurtuluşuna yardım etmesi bekleniyor.

Önceki İçerikIshmael Beah ve Uzaklara Giden Yol Romanı
Sonraki İçerikRuhunuza İyi Gelecek 5 Şiir Dinletisi

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz