Geleceğimizde İslam Var – Roger Garaudy

0
191

Hayatı tam anlamıyla bir arayış hikayesi olan Roger Garaudy, 1913’te Marsilya’da başladığı yolculuğunu 2012 yılında Paris’te noktalamıştır. Oldukça uzun sayabileceğimiz bu yolculuğa sığdırdığı sorma, sorgulama, arama ve çözümler bulma serüveni; hayatın anlamını arayan bütün okuyucular için okumaya, anlamaya ve çalışmaya değer. Bugün bahsedeceğimiz kitap da onun arayışlarının bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Garaudy, uzun yıllar yapmış olduğu çalışmalar ve bulunduğu görevler neticesinde medeniyetler diyaloğu başlığı adı altında bir ortak iletişimin, dünyanın geleceğini olumlu bir çizgiye taşıyabileceğine inanmıştır. Müslümanlığı seçmeden bir sene önce kaleme aldığı bu kitapta da yukarıda bahsettiğimiz medeniyetler diyaloğu içinde İslam’ın taşıdığı büyük söz hakkından bahsetmiştir. Yazar elinden geldiği ölçüde tarafsız bir şekilde, neden ve niçinleriyle açıklamaya çalıştığı bu meselede; İslam’ın, öncelikle Batı’nın ardından ise dünyanın geleceğinde nasıl önemli bir noktada durduğunu bazı tarihi, bilimsel ve fikri kanıtlarla ortaya koymaya çalışmıştır.

Sekiz farklı bölüme ayırarak İslam’ın neden gelecek için önemli bir din ve  yaşam görüşü olduğunu parça parça açıklamaya çalışan yazar, bu şekilde önemli başlıkları öne çıkararak okuyucunun zihninde çok daha net bir tablonun ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştur. İlk bölümde İslam’ın nasıl ortaya çıktığını, nasıl yayıldığını, nasıl gelişip ilerlediğini anlatmıştır. Ayrıca bu ortaya çıkışı anlatırken yalnızca tarihin o dönemindeki İslam’a inananlara değil, o dönem içerisinde yaşayan farklı inanç ve düşüncedeki insanlara da yer vermiştir. Böylelikle biz genel bir çerçeve içinde o dönemin insanını, inançlarını ve düşünce sitemlerini takip ederek İslam’ın bütün bu farklı görüşler içindeki yerini tahayyül edebiliyoruz. Daha çok karşılaştırmalı olarak açıklamaya çalıştığı bu görüşler içinde İslam’ı öne çıkaran özellikler ise ona göre şunlardır: aşkınlık, toplum, bütünleştirme eylemi ya da  tevhid, açıklık, hoşgörü ve cihad. Bu kavramlar üzerinde bilhassa duran Garaudy, İslam’ın gücünü bu kavramlardan aldığını vurgulamıştır. Ancak şu konuda oldukça hassastır: İslam ile sahici bir diyaloğun kurulabilmesi, Kuran’daki ilahi ışığı ve onun insanın hayatına anlam veren bir imanı ortaya çıkardığını kabul etmekle mümkündür. Hatta bu düşünceyi bütün bir kitap boyunca canlı tutarak öne sürdüğü medeniyetler diyaloğu düşüncesini bu sözlerle harmanlamıştır.

Kitabın ikinci bölümünde tasavvuf ve Hristiyan mistisizminin karşılaştırıldığını görüyoruz. Yazar bu bölümde İslam tasavvufu ile Hristiyan mistisizmi arasında gaye ve usul açısında farklar olduğunu dile getiriyor. Ancak yine de bu iki farklı görüşün birbirine bağlandığı bazı noktalara da dikkat çekiyor. Bu ortak noktalar ise züht, aşk ve şiir. Ama her ne kadar bazı noktalarda benzerlikleri bulunsa da yine de bu üç kavram açısından da tıpkısının aynısı değiller. Çünkü İslam’ın özünde Kuran’dan kaynaklanan bir bütüncü bakış var. Bu bakış ile insan yeryüzünde hangi varlığa baksa onda yaratıcının bir parçasını görüyor. Yani parçalardan bütüne giden bir ilişki ve iman çevresinde dönen koskoca bir evrenin varlığından söz edilebilir İslam tasavvufunda. Bahsettiğimiz bu bakış açısı ise insana evrendeki her bir varlığın kutsallığı düşüncesini ve yeryüzünde ortaya konan çabanın yalnızca bireye ait olmadığı hissini kazandırıyor. Aşkınlık ve toplum merkezli bakış işte tam da bu noktada ortaya çıkmakta. Bütün bu artı noktaları sayan yazar bir sonraki aşamada ise Batı’nın başarısızlığının nedenlerini saymaya başlıyor. Garaudy’e göre Batı’nın dünyasında hakim olan insanın parçalanması ve toplumun dağılmasıdır. Bunun nedeni ise tabiat, toplum ve Allah ile olan bütüncül bakışın yitirilmesi nedeniyledir. Rönesans’tan bu yana şiddetini artırarak ilerleyen bu çözülme hali “bireycilik” kisvesi altında insanı yalnızlığa sürüklemiş, bu yalnızlık insanları kişisel hırs ve arzularının peşinden gitmeye zorlamış, en sonunda da insanlar arasında durdurulamaz bir şiddetin doğmasına neden olmuştur. Ayrıca Batı dünyası bugüne kadar başka kültür ve inançlara kulaklarını tıkadığı için hızlı bir şekilde yaklaşan kendi felaketini de görememiştir. Garaudy’e göre Batı’nın artık kulaklarını açması ve kendi kendine konuşmayı bırakması gerekmektedir. Batı şimdi monologtan kurtulup diyaloğu başlatabilecek iletişim kanallarına muhtaçtır.

Kitabın üçüncü bölümünde toplum başlığı altında İslam’da ekonomi, hukuk ve siyaset incelenmektedir. Ayrıca yazar daha önce de yaptığı gibi bu kavramlara sadece İslam’ın bakış açısından yaklaşmaz, onu diğer görüşlerle karşılaştırarak ilerler. Bir sonraki bölüm olan bilim başlığında da benzer bir durum ile karşılaşırız. İslam dünyasında ortaya çıkan felsefi görüşlerin ve bilimsel gelişmelerin hakkını geri veren Garaudy; astronomi, tıp, felsefe, optik, coğrafya, tarih ve daha birçok alanda öne çıkan ve günümüz Batı bilimini besleyen İslam alimlerinden söz eder. Ayrıca bilgi ve bilgelik arasındaki keskin farkı da ortaya çıkarmaktan geri durmaz. Batı’da bugün eksik olanın bilgelik olduğunu dile getiren yazar, araçların amaca dönüştüğünü bu nedenle de üretilen bilginin insanın mahvına yol açtığını haykırır. Bir sonraki bölüm felsefe ve tasavvufa ayrılmıştır. İslam felsefesinde yeri olan önemli kişilerin tek tek incelendiği ve grek felsefesi ile olan diyaloglarının ortaya konduğu bu bölüm, içinde eleştiri ve tespitler de barındırır. Moğol istilalarının Bağdat’ı düşürdüğü 1258 yılını İslam dünyasının ceziri olarak nitelendiren yazar Selçuklu, Osmanlı gibi Türk-İslam devletlerini ele almaz hatta Osmanlı onun satırlarına işgalci bir devlet olarak geçer. Bu durumun nedenini Batı dünyasında oluşturulan Türk düşmanlığı algısına bağlamak en doğrusu olacaktır diye düşünüyorum. Yazar sonraki bölümlerde sanat ve şiir üzerinde durmaktadır. Ve bu bölümlerde de öncekilerde olduğu gibi iki dünyayı ve onun ortaya koyduklarını karşılaştırarak ilerler. Ve Batı dünyasının İslam’dan aldıklarını ortaya koyar.

Yazarın bütün bu karşılaştırma, açıklama ve araştırmalarının asıl gayesi, Batı dünyasının kendi kendini içeriden yiyerek tüketen sorunlarına çözüm bulmaktır. Batı’ya taze bir nefes ve yeni bir ruh arayışının izlerini kitapta görmek mümkündür. Garaudy bu noktada İslam’ın bu taze nefes olabileceğine inanmaktadır. Çünkü onda Batı’nın ihtiyacı olan aşkınlık, toplum merkezli yapı ve bütünleştirici unsurlar mevcuttur. Lakin bütün bu saydıklarımın gerçekleşmesi için öncelikle İslam’ı kötülüklerin anası olarak sunan görüşün aşılması gerekmektedir. Bunu yapacak olan ise Garaudy’in bu eseri ve bu kitap benzeri başka örneklerdir. İşte bu yüzden diyaloğu başlatacak bir adım niteliği taşımaktadır bu kitap, her şeyden önce.

Önceki İçerikÇocuk Gelişiminde Anne-Baba Tutumları: Tutarsız Tutum
Sonraki İçerikBir Osmanlı Askeri’nin Filistin Cephesi’nden Türkiye’ye Ulaşan Emaneti

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz