Leila Aboulela’nın Mesaj Veren Romanı: Minare

1
237
Leila Minare

“Afrika’da Yaşam” serimizin yeni durağı Sudan. Güney Sudan ülkeden ayrılana kadar Afrika’nın en büyük yüzölçümüne sahip olan bu ülkede, Müslüman nüfus yüzde 90 civarındadır. Ülkenin öne çıkan yazarlarından Leila Aboulela, yalnızca Sudan’da değil dünya çapında da tanınan ve adından söz ettiren kıymetli bir isim.

1956 yılında bağımsızlığını ilan ederek İngiliz işgalinden kurtulan Sudan’ın, sosyolojik ve siyasi yapısına dair çeşitli tahlillerle karşılaşacağımız kıymetli romanı “Minare“, aynı zamanda yürekleri ısıtan bir hidayet öyküsüdür.

Afrikalı Müslüman kadınlara hayat veren yazar

1964 yılında Kahire’de Mısırlı bir anne ve Sudanlı bir babanın kızı olarak dünyaya gelen Leila Aboulela, doğumundan 6 hafta sonra gittiği Hartum’da büyüdü ve üniversite yıllarını yine Hartum’da geçirdi. On yedi yaşındayken İngiltere’ye giderek, Londra Ekonomi Üniversitesinde yüksek lisansını tamamladı. 1990 yılında eşinin işi nedeniyle Aberdeen’e (İskoçya) taşınınca, sık sık iş seyahatlerine çıkan bir eş ve iki küçük çocukla henüz 24 yaşındayken, kendisine tamamen yabancı olan bir şehirde yaşamak, ona yazacağı romanlar için gereken ilhamı ve vakti sundu. Kendi tecrübelerinden yola çıkarak romanlarında, ülkelerinden ayrılan karakterlere yer verdi.

1999’da yayımladığı ilk romanı ‘Translator’ (Çevirmen), Women’s Prize for Fiction (Kadın Kurgu Yazarları Ödülü) ve IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. İkinci romanı ‘Minare’ ise, çok sayıda ödülün aday listesinde yer aldı. “Museum” (Müze) isimli kısa öyküsü Afrika’nın prestijli ödülü Caine Ödülü’ne layık görüldü. Aboulela, Caine Ödülü’nü alan ilk yazar olma unvanına sahiptir. Çok sayıda mecrada yayımlanan bu öykü BBC radyo tarafından da bölümler halinde yayımlanmıştır.

Leila Aboulela, eserlerinde doğu ve batının sentezini yaparken, çoğunlukla kadınların yaşadığı toplumsal sorunların ve yüzleşmek zorunda kaldıkları çifte standartların analizini sunmaktadır.

Sudan ve İngiltere’de geçen bir hidayet öyküsü: Minare

Roman, din ve modernite arasında sıkışıp kalan Müslüman Arap kadının kendine bir kimlik bulma gayretini anlatır.

Hikâyenin başkahramanı Najwa, Hartum’un zengin ve elit ailelerinden birinde yetişmiş genç bir kızdır. Kardeşi Ömer ile birlikte, siyasi açıdan nüfuzlu olan babası sayesinde diğer gençlerin ulaşamadığı imkânlara ulaşır, Batılılaşmış bir çevrenin içinde toplumun geri kalanından çok uzak bir yaşantı (ülkeyi uzun yıllar sömüren İngilizlerin hayatlarına benzeyen bir yaşantı) sürer. Sudan toplumunda yaygın olduğu üzere babası daha çok oğlu Ömer’in kariyeri ve geleceği ile ilgilenirken, kız olduğu için Najwa ile ilgilenmek sorumluluğu annesine kalır. Babanın Najwa için kurduğu tek hayal iyi bir evlilik yapmasıdır.

Babasının yaşadığı siyasi sıkıntılar nedeniyle ailenin hayatı birden değişir. Baba tutuklanır ve hapse girer, anne ve çocuklar ise Londra’ya kaçıp oraya yerleşmek zorunda kalırlar. Alışık oldukları şaşaalı hayatları geride kalır, nitekim anne eşinin yokluğuna ve bu yeni hayata alışamayıp ağır bir hastalık geçirir ve bir türlü kendini toparlayamayıp, ölür. Uyuşturucu kullanmaya başlayan Ömer ise karıştığı bir kavgada polisi yaralar ve hapse girer. Bir başına kalan Najwa, babasından göremediği sevgiyi ve ilgiyi ararcasına, üniversitede tanıştığı Anwar isimli bir gençle sorunlu bir ilişki yaşamaya başlar. Dini değerlerin öğretilmediği, yalnızca hizmetlilerin ibadet ettikleri bir evde yetiştiği için Najwa erkek arkadaşıyla özgür bir ilişki yaşamakta bir mahzur görmez, ancak ileride bu durum kafasını kurcalayacak ve onu rahatsız edecektir. Anwar, her fırsatta radikal sosyalist görüşlerini yüksek sesle dile getiren, Najwa’nın babasını durmaksızın eleştiren, başörtülü öğrencilerden rahatsızlık duyan, dine mesafeli seküler bir gençtir. İlişkisinden duyduğu huzursuzluk ve yalnızlık duygusu Najwa’yı ruhsal arayışlara iter. Anwar ile yollarını ayırır.

Dönüşüme giden yolda caminin fonksiyonu

Najwa’nın içinden gelen ilk şey bir camiye gitmek olur ve böylece Najwa oturduğu bölgedeki camiyi ziyaret etmeye başlar. Şimdiye kadar hiç tanımadığı, bilmediği bu ortam ona huzur verir. Haftalık derslere düzenli bir şekilde katılır. Camide öğrendiği bilgileri, okulda öğrendiği bilgilerle kıyaslar. Okulda öğrenilenlerin sınavlardan sonra nasıl uçup gittiğini, camide edindiklerinin ise uzun süre aklında kaldığını fark eder. İslam’a yaklaştıkça Anwar’dan uzaklaşır ve nihayet Najwa karşımıza artık ibadetlerini yerine getiren, tesettüre girmiş bir Müslüman kadın olarak çıkar.

Babasından kalan paralar bitince, Londra’da kimsesiz kalan Najwa çalışmak zorunda kalır. Lamya isimli bir Müslüman kadının yanında ev işlerine yardımcı olmaya başlar. Kendisine yardımcıdan öte bir kardeş gibi davranan bu kadının erkek kardeşi olan Tamer isimli dindar gence ilgi duymaya başlar. Bu ilgi karşılıksız değildir. Aralarındaki yaş farkına rağmen, İslami duyarlılıkları sayesinde romantizmin ötesine geçmeyen bu aşk ikisini de mutlu eder. Fakat ilişkinin Lamya tarafından öğrenilmesi çok şeyi değiştirecektir.

Doğu ve Batı arasında kimlik bunalımı

Aboulela, Arap toplumlarında sosyal baskıdan ötürü başını örten genç kızların, modern hayatlara heves ederek, bekâretlerini kaybetmelerini, gencecik bedenlerini yasadışı yollarla kürtaj yapan doktorlara emanet etmelerini bir çifte standardın sonucu olarak nitelendirir. Nitekim romandaki baba, oğlu Ömer’in alkol almasını ve sigara içmesini teşvik edip, kızlarla arkadaş olmasına ses çıkarmazken, aynı şeyleri Najwa’nın yapmasına asla müsamaha göstermez.

Najwa, modern hayat tarzının içinde yaşarken, geleneğe ait bazı detayları hayatında muhafaza etmekten de kaçınmaz. Namaz kılmaz ama Ramazanı oruçsuz geçirmek istemez. Camiye gitmez, ama ezan sesi duymak ona huzur verir. Najwa bir kimlik krizi yaşar, ne doğulu bir Müslüman gibi yaşayabilir ne de Londra’da gözlemlediği gibi tam bir Batılı olabilir. Nitekim bu kriz onu nihayetinde hidayete ulaştırır.

Najwa’nın hidayete giden yoldaki hissiyatı bilhassa Batılı okuyucu için önemlidir. Genç kız, özgürlüğün her zaman mutluluk getirmediğini, kısıtlamaların ve sınırların yol gösterici ve tanımlayıcı olduğunu anlar. Aboulela’ya göre İslam kişiyi kısıtlar ama baskı yapmaz, sınırları tanımlar ve yol gösterir. Yazara göre çok sayıda seçeneğin olması her zaman en doğrusunu seçebileceğimiz anlamına gelmez, İslam doğru seçeneği en başından gösterirken başka seçenek aramaya lüzum yoktur.

Sudan toplumuna derin bakış

Hidayet öyküleri genelde başka bir dinden İslam’a girenlerin öykülerini anlatır. Aboulela’nın romanı ise, Müslüman bir aileye mensup bireyin çelişkilerle dolu ve Batı özentili hayat tarzından doğru olan İslami yaşam biçimine geçişini anlatır. Farklı bir hidayet öyküsü olmanın yanı sıra, toplumsal ve siyasi bir analiz niteliği taşıyan roman, sömürgecilik sonrası zihni yapıları anlatması bakımından da literatürde önemli bir yere sahiptir.

Okuyucu, Sudan’ın elit kesimine ait düşünceleri, sonu hapiste biten Ömer karakteri üzerinden öğrenir. Babaları her iki çocuğunu da içinde yaşadıkları toplumdan uzak, İngiliz eğitim sisteminde ve Batılılaşmış bir çevrede büyütmeyi daha doğru bulmuştur. Bu nedenle Ömer, kendisiyle aynı sosyal sınıfa ait diğer gençler gibi sömürgeciliğin Sudan’ı geliştirdiğini, İngiliz sömürgesi altındayken her şeyin çok daha iyi olduğunu, İngilizlerin gitmesinin büyük bir talihsizlik olduğunu düşünür.

Najwa’nın erkek arkadaşı Anwar ise ülkedeki İslami yönetimi de sömürgeci yönetim kadar tehlikeli bularak, tek çözümün komünizm olduğuna inanmıştır.

Aboulela, Najwa karakteri ile Batı dünyasının zihninde yer etmiş, söz hakkı olmayan, eğitimsiz ve bastırılmış kadın imajını da yıkmıştır. Najwa, kendi kararlarını alabilen, yurtdışında tek başına yaşayabilecek dirayette, eğitimli ve nihayetinde dini pratiklerini yerine getiren inançlı, tesettürlü bir Afrikalı Müslüman kadın olarak karşımıza çıkmıştır.

Nitekim kendisi de yüksek eğitimli olan tesettürlü yazar Leila Aboulela’nın annesi Sudan’da profesör, anneannesi de bir doktordur.

Serimize kıtanın batısında yer alan Gana’yı, ülkenin yakın dönemde çıkardığı en kıymetli genç yazarlardan Yaa Gyasi’nin “Yalnız Ağaçların Şarkısı” isimli romanı ile inceleyerek devam edeceğiz.

Önceki İçerik11. Peron – Gökhan Duman
Sonraki İçerikÖğrencilerinin Yüzünde Tebessüm Oluşturan Öğretmen: Iman Al-Areibi

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz