Suriye Çadır Kentlerde Ne Gördüm?

0
148
Suriyeli Çocuklar

Suriye denilince gözlerimizin önünde hemen bir fotoğraf belirir. Savaşın en çetin anları, bombalanan evler, enkazlardan çıkan insanlar ve şehitler. Her gün farklı farklı karelere denk gelsek de sonuç hiç değişmiyor. Suriye’de bir savaş var ve mazlum kardeşlerimiz zelil durumda. İşte bu manzaranın, ben dahil birçok genç arkadaşımın her daim yüreğini burktuğunu ve zihnimizde ne yapmalıyız sorusunu sürekli diri tutan bir hâle dönüştüğünü söyleyebilirim. Biz ne yapabiliriz? Cevabı oldukça zor bir soru. Biz gençler, Suriye ve Suriyeli muhacirler için ne yapabiliriz?

Zihnimizde yer edinen bu soruya cevaben bir yakın arkadaşımla birlikte yardım faaliyetinde bulunmanın yapılabilecek en makul aksiyon olduğuna karar verdik. Bunun üzerine, çeşitli projeleri gözden geçirip bazı görüşmeler yaparak projemizi şekillendirdik. Projemiz, çadır kentlerde kalan çocuklara bot götürüp en azından kış ayını sorunsuz bir şekilde geçirmelerini sağlamaktı. Bunun yanı sıra bir yetimhanede kalan çocuklara da küçük hediye paketleri hazırlayacaktık.

Çadır Kentlerde Yaşamak

Malumdur ki her kış televizyonlarda ve sosyal medyada Suriye’deki çadır kentlerin yağmur ve kardan dolayı harap olduklarına şahit oluruz. Zeytin tarlalarına veyahut buldukları boş araziye yerleşen Suriyeli kardeşlerimiz, yağan her yağmurda ve esen her şiddetli rüzgarda çadırlarının ne duruma geleceğini bildikleri hâlde -başka çare olmadığı için- başlarını sokacak bir çadır kurmak zorundadır. Ve tabi ki bu çadır kentlerde yaşayan çocukların, gençlerin, kadınların ve erkeklerin kış şartlarına uygun olmayan giysileriyle ve tir tir titreyen bedenleriyle verdikleri yaşam mücadeleleri yüreğimizi burkar.

Biz gençler olarak, karınca misali, özellikle bu içinde bulunduğumuz kış ayında çocukların yağmur, çamur ve soğuktan etkilenmemeleri adına bahsetmiş olduğum yardım çalışmasında bulunmak için yola koyulduk. Tamamen gönüllü arkadaşlarımız vasıtasıyla, sosyal medya üzerinden yürüttüğümüz çalışma ile bir aylık bir süreçte hedeflediğimiz 1000 bot sayısını yaklaşık olarak ikiye katlayarak 2000 bot götürme imkanına eriştik. 2000 bot demek 2000 çocuk demekti. Her ne kadar sayısı milyonları bulsa da 2000 bin çocuğun kış ayını sorunsuz geçirmesi muazzam bir histi bizim için. Bunun yanı sıra yine Suriye’nin Azez bölgesinde yer alan bir yetimhanede kalan çocuklar için 200 adet hediye paketi hazırladık. Bir avuç genç olarak bir aylık bir süreçte bu denli bir yardıma ulaşmak motivasyonumuzu oldukça arttırmıştı. Ve şunu anlamıştık ki biz gençler bu kadar kısa süre zarfında bu denli bir sayıya ulaşabiliyorsak binlerce veyahut yüzbinlerce Müslüman bunun kat be kat daha büyüğünü yapabilirdi.

Yardımlarımızı topladıktan sonra dokuz kişilik bir ekiple botlarımızı ve hediyelerimizi miniklerimize ulaştırmak için yola koyulduk. Yolculuğumuz süresince çeşitli görüşmelerde bulunduk. Bu görüşmelerde yetkililerin özverili ve müslümanca bir anlayışla mazlum kardeşlerimize yönelik gerekli yardım faaliyetlerini düzenli bir şekilde icra ettiklerine şahit olduk. Yapılan yardım faaliyetleri ve genel durum hakkında yetkililer tarafından söylenen her söz zihnimizin bir köşesine işleniyor ve her adımımızı daha değerli kılıyordu. Çok çok küçük bir adım dahi olsa, iyi ki bu adımı atıp İstanbul’dan buralara kadar gelmişiz diyorduk. Bu görüşmemizden sonra artık rotamızı Biladüşşam’ın incisi Suriye’ye çevirmiştik.

Sınırda Bir Aşevi

Suriye tarafına geçmeden hemen önce sınırda Diyanet Vakfının bir aşevini ziyaret ettik. Bu aşevinde günlük 1500 kişilik yemek çıktığı ve bu yemeklerin çadır kentlerde yaşayan muhacirlere götürüldüğü söylendi. Mutfak kısmında anlatılanlar oldukça mutlu etmişti bizi. Her gün 1500 kişi bu aşevi sayesinde yemek bulabiliyordu. Fakat işin en can alıcı kısmı, aşevinin deposuna gittiğimizde söylenenlerdi. Hiç bir aşevi deposunun kaderinin bizim günlük hayatımızda yaşadığımız mevzulara bağlı olduğunu düşündünüz mü? Benim cevabım o âna kadar hayırdı. Fakat İstanbul’da, Ankara’da, Bolu’da ve diğer bölgelerde meydana gelen her türlü olay, buradaki aşevinin deposunu direkt olarak negatif bir şekilde etkiliyordu. Bu sebeple, şehirlerimizde meydana gelen provokasyonlara karşı dikkatli olmamız ve ırkçı söylemlere karşı mücadelemizi sürdürmemiz gerektiğinin bir daha önemini anlamıştım.

Depoya girdiğimizde deponun çok da dolu olmadığını gördük. Yetkili bir abimiz depo içerisinde üç haftalık bir stoğun kaldığını söyledi. Hatta bazen bu stok tamamen bitip aşevi çalışamaz hale gelmekteymiş. Bunu düşününce zihnime direkt, bu aşevinden çıkan yemek ile günlerini geçiren insanlar yemek çıkmayınca ne yapıyor sorusu geldi. Aslında bu noktada verilen mücadelenin ne denli zor ve acımasız olduğunu daha net anladığımızı ve bizlerin sırtındaki yükün daha da ağırlaştığını söyleyebilirim.

Aşevinden çıkıp yavaş yavaş Suriye’ye geçerken bir dünyadan başka bir dünyaya geçiyormuş hissine kapılıyorsunuz. Savaşın etkileri oldukça aşikâr: sıra sıra dizili çadır kentler, Özgür Suriye Ordusu mensupları, bombalı saldırı yapılan noktalar ve niceleri.

Ümmet bilincinin farkında olan Müslüman bir birey olarak Suriye yolculuğumuzun bende derin etkiler bıraktığını söyleyebilirim. Gerek savaş öncesi anlatılanlara gerekse görsel materyallere baktığımızda istibdadın altında barışın ve kardeşliğin memleketi olan güzel Suriye’yi harap bir halde görüp savaşın izlerine şahitlik etmek beni fazlasıyla üzdü. Zihnimde tekrarlanan “Allah’ım özgür Suriye’yi görmeyi nasip eyle.” duasıyla yolculuğumuza devam ettik.

Çadır Kentte Çocuk Olmak

İlk durağımız Türkiye ve Suriye sınırına hakim bir tepe. Bu tepenin hemen aşağısında belki sayısı yüzleri bulacak derme çatma çadırlara rastlıyorsunuz. Her biri zeytin ağaçlarının arasına serpiştirilmiş ve en ufak bir yağmurda zarar görebilecek çadırlar. Bize aracımızdan inmeden önce çocuklara karşı dikkatli olmamız gerektiği, aksi taktirde bize taş atabilecekleri söyleniyor. İster istemez şaşırıyorsunuz. Bir çocuk size neden taş atsın? Daha sonra arabadan inip tepeden çadır kentlere bakıyoruz. Çocuklardan birkaçı bizi gördüğü gibi koşmaya başlıyor. Görünürde üç-dört çocuk varken bu sayının diğer çocukların bizi görmesiyle otuz-kırka ulaştığına şahit oluyoruz. Her birinin yüzünde bir tebessüm var, elimizdeki çikolatalardan ikram ediyoruz.

Biz oraya yağmura, kara, çamura dayanıklı ayakkabılarımız, bizi soğuktan koruyacak polarlarımız ve montlarımızla gitmişken çocukların birçoğu yalın ayak ve kalın olmayan giysilerle yanımıza geliyordu. Utanıyordum ve elimizden pek fazla bir şey gelmemesine üzülüyordum. En çok da bu çocukların bu hâle gelmesine, bu hâle getirilmesine. Elimden dua etmekten başka bir şey gelmiyordu ve duamı yineledim “Allah’ım kardeşlerimin barış içinde yaşadığı Özgür Suriye’yi görmeyi nasip eyle.” Çocuklardan ayrılma vaktimiz geldiğinde çocukların ısrarla bizden daha fazla şey istediğine şahit olduk. Kendimizi güç bela arabaya atmamıza rağmen çocuklar peşimizi bırakmak istemedi. Hatta bazıları, arabaya vurmaya başladı. İşte orada, inmeden önce yapılan ikazı anlamış oldum. Garipsemedim. Çünkü yokluğun içinde yetişen bu çocukların elde edecekleri her şey onlar için bir değer ifade etmekteydi; bu şeyler bizim için değersiz dahi olsa.

Son olarak topladığımız emanetleri kardeşlerimize ulaştırmak için Diyanet Vakfının çadırlarından birine gittik. Yetkililer oldukça düzenli bir şekilde, ihtiyaç sahibi ailelere yardımlarımızı ulaştırdılar. Herkesin kaydı tutulduğu için mümkün olduğunca adil bir dağıtım oldu. Biz de dağıtım yapılan çadır kentten bir müddet sonra ayrıldık. Bu süreç bana atılacak daha çok adımın ve yapılacak daha çok işin olduğunu gösterdi. Allah sonumuzu hayreylesin.

Önceki İçerikGörülecek Yerler Listenize Bu Yıl Suriye’yi Ekleyin
Sonraki İçerikÂsımın Nesli Okuma Grupları

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz