Kudüs Sevgisi Kalbinde Filizlenen Herkese

1
573

Anlamaksızın bakakaldım altın kubbeye. Bir anlığına dünya durdu ve sadece nefes alabildim. Yağmur damlaları tek tek yüzümü ıslatırken aslında yağmurla birlikte gözyaşlarımın da döküldüğünü anlayamadım. Öyle dalmışım ki yağmuru bile hissedemedim. Aksa’mın karşısında seyre dalmışım meğer, sonra anladım.

Bu aralar geceler yine uzun, gözlerim buğulu. Adını koyamadığım bir his kaplıyor yüreğimi. Çaresizlik desem değil, özlem desem basit kalır. Bazı geceler uykum bölünüyor. Uyandığımda ise sanki hala oradaymışım gibi. Havasını soluduğum, taşlarına dokunduğum şehirdeymişim gibi… Sonra yine karmakarışık duygular… Şehir Hz. İsa’dan, Selahaddin Eyyubi’ye kadar yaşanan her şeyi fısıldıyor adeta.

Birçok kez Kudüs sohbetlerine katıldım, gideceğimden habersiz. İnsana bazen böyle fırsatlar rast gelir ve o an anlamazsın sana verilen işareti. Hayatımın bir noktasında Kudüs’e gideceğimi biliyordum fakat o zamanın bu zamanda olacağını hiç düşünmemiştim.

Kudüs aslında sadece medyada gördüğüm, herkesin “oralar ve onlar” hakkında söylediklerinden ibaretti ve ben de saklanmış hazinelerin olduğu bu topraklara doğru yol almıştım artık. Hislerimi tarif etmek imkansız. Sanki yıllardır özlem duyduğum, göremediğim birine kavuşacakmış gibi heyecanlandım. 16.03.2022 tarihinde sabah 09.35’te Tel Aviv havalimanındaydım. Havalimanından çıkışın pek kolay olmadığını düşündükçe bir tebessüm oluşuyor yüzümde. Bence umudun verdiği rahatlıktı. Sonuçta beni havalimanında ne kadar tutabilirdi İsrail askerleri? Eninde sonunda oradan çıkıp Kudüs’e varacaktım.

Tel Aviv’den Kudüs’e yaklaşık 1 saat sürmekteydi yol ama sanki hiç zaman geçmiyormuş gibi yol aldık. Kudüs’e yaklaşırken hayatın rengi değişiyor, atmosfer değişiyor ve o an gökyüzünün herkese mavi olmadığını anlıyorsun. Saate bakıp sayıları mırıldanıyordum. Danimarka saatini hesaplamaya çalıştım. Sonuçta ailem beni uzaklara hayallerimin şehrine göndermişti. Otele varır varmaz abdest alıp yollara düştüm ki burada tüm yollar Aksa’ya çıkıyordu ve yürüdüğüm yolun heyecanı bile yeterdi.

Kim bilir bunlar kaç asırlık sokaklar? Üzerinde hangi şövalyeler, hangi krallar yürüdü? Nuri Pakdil’in uğruna bir kol saati yaptırdığı, Naci Ali‘nin surlarında Hanzala’yı gördüğü ve Selahaddin Eyyubi’nin cennetin krallığını kurduğu Aksa, Aksa’m… Benim için artık kavuşma vaktiydi. Mescid-i Aksa’ya işgalci İsrail askerlerinin beklediği giriş kapısından geçip, girişte bize yöneltilen “Müslüman mısınız?” sorusunu yanıtladıktan sonra ilk adımımı attım. Sonrasında Filistinliler tarafından 24 saat boyunca nöbet tutulan, boş bırakılmayan kıblemize doğru yol aldım.

Sanki yeni bir ruh yeni bir nefes olmuştu bana. Sarılayım artık Kudüs’e bitsin bu vuslat. Ah Aksa’m her bir duyguyu yüreğimde hissettiğim, gözyaşlarımı durduramadığım, zihnimin büyülendiği o an. O an yaşadığım duyguları, hissettiğim coşkuyu anlatmaya kelimeler yetmez. Kudüs’teki birinci günüme başladım. Aksa’daki Müslümanlar çok sıcak kanlılardı. Hele ki Türk olduğumu söylediğimde ellerimi tutup gözlerimin içine bakıp dile dökülemeyen kelimeleri bakışlarıyla ve gözyaşlarıyla anlattılar. Karış karış gezdiğim, saatlerce yürüdüğüm o taş sokakları bile sevmiştim. Bu şehir her milletten ve her dinden insana ev sahipliği yapmış. İnsanlar da acıları ve sevinçleri anlatmış. İnsana dair iyi ve kötü her hikaye yaşanmış bu şehirde. Orada yaşanılan hüzne, Filistinlilerin Mescid-i Aksa’nın görünmeyen tarafında nasıl orayı korumaya çalıştıklarına şahit oldukça kalbim sarsıldı. Anlatacağım hikayeler kadar anlatamayacaklarım da var. Kudüs’ü yetim ve öksüz bırakışımızı nasıl anlatabilirim ki? Yaşanan acıları, işgale direnen yüzleri, acı tebessümleri ve de hissettiklerimi… Ne bu hikayelerin hepsini anlatmam mümkün ne de hissettiklerimi aktarmam.

Aksa’da ilk namazımı kıldıktan sonra saatime baktığımda akrep ve yelkovanın neyi saydığını anlayamadım. Sanki o an zamandan habersiz kadranda birbirlerini kovalıyordu, bense o anın her bir karesini zihnime kaydediyordum.

2. Gün

İlk sabah namazı için yola çıktım. Dar sokaklar, sağlı sollu evlerle Kudüs çarşısının içerisinden geçtim. Adımların sıklaşması, Aksa’ya yaklaştığımın yankısıydı. Fakat önce aşmam gereken bir engel vardı: kapıdaki İsrail askerleri. O kapıdan geçtikten sonra başka bir dünya karşıladı beni. Üzerine yemin edilen zeytin ağaçlarının şahit olduğu yerdeydim, hala idrak edemesem de. Altın kubbeye varıp Peygamber Efendimizin (sav) Miraç’a yükseldiği Muallak Kayası’nda sabah namazına iştirak ettim. Kendine hayran bırakan bu mescidin yanında ne kadar küçük olduğumu hissettim. Namazdan sonra Aksa’nın avlusunda oturup altın kubbenin etrafında uçuşan kuşları izledim. “Acaba bir gün nöbeti kuşlardan devralabilecek miyiz?” diye düşünmeden edemedim. Yanıma usulca bir çocuk yaklaştı ve bana baktı. Adını sordum ve bir tebessüm ile Muhammed dedi. Benim onu anladığım, onun beni anladığı kadarıyla muhabbete daldık. Yaşını sorduğumda ise 8 dedi ama sanki 30 yaşındaydı. Gözlerindeki yaşanmışlık, o küçücük bedende hayatın yüklediği sorumluluk vardı. Taşımaya çalıştığı bunca yüke rağmen kocaman ve sımsıcak gülen çocuklar için dua edip elimden geldiğince yardım etme kararı aldım. Çok bir şey değil, sadece her çocuğun çocuk olabileceği, çocukluğunu yaşayabileceği bir dünya istiyorum. Muhammed cebinden mor akik taşından bir tesbih çıkardı ve bana hediye etti. O an gözlerimin dolması ve gülümsemem Muhammed’in hoşuna gitti ve birden boynuma sarıldı. Küçücük bedeninde koca yürekli Muhammed’im.

Bir sonraki namaz vaktine kadar Mescid-i Aksa’dan müsaade isteyip grup ile yola devam edecektik. Aksa’dan çıkıp Selahaddin Eyyubi caddesine doğru yol aldım. Caddeye çıkmadan duvarda yarım kalmış bir Aksa çizimi ilişti gözüme. İsrail askerleri tarafından “yanlışlıkla” öldürülen 15 yaşında bir gencin yarım kalan duvar resmiydi. O an yutkundum ve başımı kaldıramadan devam ettim yoluma. Zehra kapısına ulaştım. Hemen ardında Filistinlilerin yerli ürünlerinin satıldığı bir tezgâhın yanına geçtim ve bir paket çilek alarak yoluma koyuldum. Mermi izleri ile delik deşik olan Şam kapısından başlayarak Eski Şehri gezecektik.

Eski Şehir adeta yaşayan bir tarihti. Burada duvarlara dokunmak, tarihi koklamak, bir dönemin canlı bir yaşam merkezi olarak insanların orada yaşadığını hayal etmek mükemmel bir deneyim oldu. Bir köşede tezgahtarlık yapan Filistinli teyze, arkasından Tevrat okuyarak geçen şapkalı kipalı Yahudi ve sonra yanımızdan omuzlarında devasa bir haç yüklenmiş, gözyaşları içerisinde Kıyamet Kilisesi’ne doğru ilerleyen Hristiyan hac kafilesi. Burası, dünyanın en dar alanında en çok etnik çeşitliliğe ve kutsal mekâna sahip mekanı. Burada Müslüman, Ermeni, Hristiyan ve Yahudi mahalleleri yan yana sıralanıyor. Müslümanlar için Miraç hadisesine ev sahipliği yapan Mescid-i Aksa, Yahudilerin Süleyman Mescidi’nin batı duvarının kalıntısı olduğuna inandıkları Ağlama Duvarı, Hristiyanların ise Hz. İsa’nın son yürüyüşünü takliden hac ibadetlerini eda ettikleri Via Dolorosa (Çile Yolu) ve bu yolun son durağı, Hz. İsa’nın mezarına ev sahipliği yaptığına inandıkları Kıyamet Kilisesi bu surların içinde yer alıyor.

Henüz neden kipa taktığını idrak edememiş, kocaman gözlerini kaçıran Yahudi çocukları vardı. Buna rağmen Yahudi mahallesinin meydanında duran 7 kollu şamdana işaret ederek hayattaki hedeflerinin Aksa’daki hilali indirip bu şamdanı oraya takmak olduğunun bilincindeydiler. Bir sonraki durağımıza devam etmeden Ariel Sharon’un evinin altından geçip Hristiyan mahallesine vardık. Kilisenin en ilgi çeken bölümü, emekli maaş kuyruğu gibi bir kuyruk oluşmasıydı. Yolda giderken İsrail askerlerin 4 Filistinli genci tutukladıklarına şahit olduk. Ölüm acısı gibi bir üzüntü çöktü üzerime o an. Müslüman mahallesinde çay ocağı sahibi Ebu Hadija adında bir amca ile tanıştım. Filistin mutfağında meşhur olan naneli çay ve falafel ikram etti, ardından hikayesini anlatmaya başladı. Dükkanı Mescid-i Aksa’ya 15 metre, Burak Duvarı’na ise birkaç adım uzaklıkta. Stratejik konumu dolayısıyla işgalcilerin ele geçirmek istediği yerlerden biri. Ayrıca dükkanın altında Mescid-i Aksa’ya uzanan tüneller var. Ebu Hadija’ya dükkanı satsın diye defalarca İsrail devleti tarafından para teklifi yapılmış fakat her seferinde reddetmiş. Günümüzde medya tarafından servis edilen iddialara rağmen burada Filistinlilerin toprak satma oranı çok düşükmüş. Hatta yıllar önce sadece bir Filistinli toprağını İsrail devletine satmış. O kişi vefat edince “Cümle alem görsün de ibret alsın, bu kişi sattığı toprağa gömülmeyecek.” diyerek cesedi günlerce musalla taşında kalmış.

İkinci günümde her bir kaldırımında adım adım keşfetme şevki veren, heyecan uyandıran ara sokakları gezmeye başladık. O sokaklarda insan hiçbir şekilde savaşı hissetmiyordu. Bir şehrin içinde insanlar ya daha fazla kazanmak için ya da daha fazla tüketmek için oradan oraya koşuşturuyordu.

Bazen ufak yaşlarda sokakları tanır bilir hale gelmiş yüreklere denk geliyoruz. Kim bilir hangi yükleri sırtına almış nice insan ile aynı sokaktan, aynı yollardan geçip ve sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz.

Bir Ramazan Belgeseli: Kudüs'ün Işıkları

3. Gün

Sabah namazı için yola koyuldum. Yolda Ebrar’ı gördüm. Tezgahını açmıştı. Ders saatine kadar ne satabilirse onun için kardı. Esen bir meltem ile Aksa’ya vardım. Bir teyzenin Aksa’nın dibinde ağacın gölgesinde namaz kıldığını gördüm ve döndüm kendime dedim ki: “Hiçbir şey olmasa bile şiir olur…”

Bugünkü ilk durağımız El-Halil şehri. Bu şehri mübarek kılan Halilu’l-Rahman Camisi idi. El-Halil şehri yaklaşık 1 saat sürmekteydi. Yol boyunca canım sıkılmadan etrafı seyrettim. Gördüklerim, duyduklarım ve yaşadıklarım farklıydı. Stratejik bakımdan oldukça önemli bir camiydi. Otobüsten inip yürüme mesafesinde olan camiye doğru gidiyorduk. O esnada İsrail askerleri tarafından takip edildiğimizi fark ettik. Camiye girmek için kimlikleri kontrol edilen ve her köşesinde güvenlik kameraları yerleştirilen koridordan sonra son olarak x-ray cihazlarından geçmek zorundaydık.

Caminin içerisinde Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve bu peygamberlerin eşlerinin kabirlerinin de bulunduğu bu mekânın yarısı cami, yarısı sinagogdu. Hz. İbrahim’in sandukasının hemen ardından ortadan bir paravanla mekanı ikiye ayırmışlar. Eskiden tamamen cami olan bu mekân 1994 yılında Amerikalı bir Yahudi’nin sabah namazı sırasında otomatik tüfekle ateş açarak 29 Filistinliyi şehit etmesi üzerine camiyi korumayı bahane ederek 6 ay kapatılmış. Tekrar açıldığında ise bir tarafı cami diğer tarafı ise sinagog haline getirilmiş. Caminin minaresi sinagog tarafında kalmış. Namaz vakti geldiğinde ise müezzinin ezan okumadan önce onlardan izin alması gerekiyormuş. Ziyaret esnasında birden yıkılırcasına gürültü kapladı her yeri. Kutsal bir mekânda saygısızca yapılan gürültü hepimizi şaşırttı. Müslümanlara huzursuzluk vermek için sinagogdakiler bu kutsal mekânda kendilerini parçalarcasına tepinip bağırarak ses çıkardılar. Maksat ziyaretçilere korku verip eziyet etmekti.

Halilu’l-Rahman Camisi’nden çıktıktan sonra çevredeki bazı evlerin kapılarındaki Kâbe resimleri dikkatimi çekti. Merakımı gidermek için rehberimize sordum. Meğer kapılardaki Kâbe resmi, ev sahiplerinin hacı olduğuna işaretmiş. El-Halil şehrinde rehberimiz bize çocuklara hiçbir şekilde maddi yardım yapmamamız için tembihledi. 2017 yılında Siyonist İsrail, Filistinlilerin nüfusunu azaltmak adına kardeşlerimize sakıza benzeyen uyuşturucu dağıtmış. Filistinli kardeşlerimiz çoğu bağımlı olup akıl sağlıklarını yitirmişler ve ellerine geçen para ile de onları satın alıyorlarmış.

20 dakikalık bir yolculuk ile Helhul kasabasındaki Hz. Yunus (as)’ın makamını ziyaret ettik.

Bir sonraki durağımız eskiden Osmanlı beldesi olan Yafa şehriydi. Osmanlı’nın izleri neredeyse hep yok edilmiş, birkaç tarihi eseri ayakta kalabilmiş: Abdülhamid’in yaptırdığı saat kulesi, Osmanlı çeşmesi ve Mahmudiye Külliyesi. Mahmudiye Külliyesi’nde Türk bayrağı asılıymış zamanında. Yönetimi İsrail devletinde olduğu için al bayrağımızı yakıyorlarmış. Filistinli kardeşlerimiz çözüm olarak caminin duvarına ay yıldızı kazımış ve bayrağımıza sahip çıkmışlar. Bayrağımızdaki ay ve hilal de tarihi eser sayılmış. İsrail askerleri kanlı elleriyle dokunamamışlar bayrağımıza. Bazen düşünüyorum da zamandan bir kesit alabilsem, sadece izleyici olarak yaşananları bilmek, izlemek isterdim. Sadece yarım gün ayrı kalmıştım Aksa’mdan. İçimde bir boşluk, bir hüzün vardı. Her sokak sonu gözlerim gök kubbeyi arıyordu. Meğer ne çabuk alışmışım.

Cuma namazı için Mescid-i Aksa’daydık. Bahçesi öyle bir kalabalıktı ki, Filistinliler yaşadıkları ilçelerin 10 metrelik çevrili olan duvarları aşıp gelmişler. Batı Şeria’dan, Ramallah’tan, Beytülahm’dan gelen Filistinli kadınlarla ve Aksa’nın çocuk muhafızları ile Kubbet’us Sahra’nın avlusunda hepimizin dilinde aynı dua ile saf tuttuk. Şimşekler çakmaya, yağmur yağmaya başladı ve o an sadece yağmuru ezberimde tutmak istedim. Cuma namazı biter bitmez Filistinliler namaza devam ettiler. Kıldıkları ikindi namazıydı, cem ediyorlarmış meğer. Bir namaz vakti daha Mescid-i Aksa’da kılmış olabilmek içinmiş. O an düşündüm ki Kudüs kalbe giden yolmuş.

Mescidi Aksada Namaz

4. Gün

Sabahları çok güzel olan şehirde 2500 yıl önce çizilmiş sokaklarda tek başına yürümek, Aksa’nın avlusunda dolaşmak… Ah şimdi Kudüs’te olmak vardı. Kuşların cıvıltısı eşlik ediyordu adeta yürüdüğüm yolda. O nurlu geçmiş sokaktaki kan kokusunu bastırıyordu. Yolda bir seyyar satıcıdan Kah simidi ve yumurta aldım. Sabah namazı sonrası avluda oturup ne kadar şanslı olduğum için bir kez daha şükrettim. Bugünün rotası Selman-ı Farisi makamı, Hz. İsa’nın semaya yükseldiği yer ve Rabia-tül Adeviyye kabirlerinin ziyareti oldu. Ardından dünyanın en çukur bölgesi olan deniz seviyesinin 400 metre aşağıda olan Lut Gölü’ne doğru yol aldık. Bir anda değişen çöl, kum, deve ve sıcak hava artık başka bir yerde olduğumuzu söylüyordu bize. Bütün yol boyu dikkatimi bir şey çekmişti o da sadece bir defa Filistin bayrağı görmemdi. Meğerse çoğu şehirde Filistin bayrağı asmak yasakmış. Eriha’dan geçerken bir tepenin başına inşa edilen Hz. Musa’nın kabrini ziyaret ettik ve meşhur kakuleli kahvemi yudumlarken mis kokulu avluda saklambaç oynayan Müslüman çocukları seyrediyordum. O an Cemal Süreyya’nın “Keşke hep çocuk kalsaydık da en büyük yaramız dizimizdeki yara olsaydı.” mısrası geldi aklıma.

Şunu öğrendim gitmeden önce: Ne kadar araştırma yapılırsa yapılsın gidince anlam kazanıyor her şey. Kitaplardan okumakla iliklerine kadar hissetmek arasındaki farktır Kudüs’ü görmek. Zeytin dağından şehri seyredince Kur’an’daki kıssaları yaşıyor insan. Peygamberlerin rüyası olan bu şehri onlarla seyrediyor hissi uyandırıyor insanda. Yahudilerin milyon dolarlık mezarlarıyla, sırat köprüsünden kolayca yürüyerek Mescid-i Aksa’da kurulacak cennete gidebileceklerini düşündükleri için bu parayı veriyorlarmış. Babu’l-Esed adı verilen kapının hemen girişinde bulunan Müslüman mezarlığı içerisindeki Ubade b. Samit ve Şeddad b. Evs isimli sahabilerimizin kabirlerini ziyaret ettim.

Akşam namazına kadar amaçsızca sokaklarda gezmeye başladım. Asırlık sokaklarda tarihin kokusunu içime çektim. Taşların sesi olsaydı da haykırırdı orada yaşananları. Yürürken kafamda canlandırmayı denedim o anları, savaşları ama başaramadım. Derin düşüncelere dalarak kaybolduğum, saatlerce yürüdüğüm şehir Kudüs. Her şeyin daha derin bir manası olan yerde, Aksa’mda son akşam namazı vakti geldi. Namazı bitirdikten sonra sadece oturdum ve etrafa doyasıya baktım. O an bir kız çocuğu gözüme ilişti. Annesinin namazını taklit ediyordu. Meseleyi çocuk bile anladı biz hala anlamadık. O an hissettiklerimi biriktirdim içimde.

5. Gün

Ve son sabah namazı. Hatırladıkça acıyor, nefesim kesiliyor sanki. Buruk kalbimle avuçlarımın içine baktım ve Aksa’da şimdilik son duamı ettim. Yanıma küçük bir poşet almıştım. Tam Aksa’ya bakan bir zeytin ağacının dibinden toprak aldım ve bu ziyaretin son olmayacağını kendime söz verdim. Bir türlü ayaklarım gitmiyordu. Her iki adımda arkama dönüyordum. Sanki hep oraya aitmişim gibi bir his vardı içimde. “Kaç sınır geçmesi gerek insanın, evine ulaşabilmesi için” demiş şair. Mecnun’un çöllere düşmesi gibi, her şeyi arkada bırakıp kalmak istedim.

Eriha’nın limonuna, Yaha’nın portakalına, Kudüs’ün hurmasına, El-Halil’in üzümüne doyamadan ayrılık geldi. Havalimanına doğru giderken yolda, otobüs duraklarında İsrail sivili ve askeri duruyordu. Askerler sivilleri güvende hissettirmek amaçlıymış. Olur da “cani” bir Müslüman gelir de ateş açarsa onları koruyabileceklermiş. Siviller kendilerini güvende hissetmedikleri anda şehri hatta ülkeyi bile terk edebilirlermiş. Onun önüne geçebilmek içinde çoluk çocuk herkesin eline tüfek vermişler. İsrail devleti liseyi bitiren kız erkek fark etmeksizin askere yolluyormuş. Dindarlar bir istisna bu konuda. Aklım almıyor.

Havalimanına varır varmaz manasız şekilde beklettiler ve bu şekilde sıkıntılar başlamış oldu. Lakin bize pes etmek yakışmaz. Siyonist askerlerin yüzünde korku ve şüphe hakim. Ülkeden çıkarken yapılan üst aramaları ten renginizden ve milletinizden bağımsız olarak 3 saat kadar sürebiliyor. Bu ülkenin havalimanında alıkonulmak ya da ayrı bir bölümde alınıp sorgulanmak çok sıradan bir durum. Ben sorguya çekilmiştim, ayakkabılarımı bile özel bir x- ray cihazından geçirdiler. Bir şey çıkmayınca alıp arka tarafta küçük bir x-rayden daha geçirmişlerdi. Uzun arama süresinden dolayı uçağa son dakika da yetiştim.

3 hafta önce döndüğüm, etkisini hala üzerimde yaşadığım büyülü şehir. Sadece düşündüm. Günlerce, saatlerce, saniyelerce fakat hiçbir açık yol bulamadım. Özlemimin depreştiği şehir. Bu duyguyu bastırmak için zaman zaman Kudüs’te çektiğim fotoğraf ve videolara bakıyorum. Aksa’mdan ayrılalı sessizliğe büründüm. Kudüs ile hemhal olunca anlamadığım ve anlaşılmadığım dünyaya küstüm. Her zaman özlenecek şehir. İçini sadece gidenin bildiği yer. Kudüs’ü görünce hepimizin aynı amaçla aynı şey için uğraştığını anlarsın, anlarsın da bir şey yapamazsın. Her şeyi en baştan düşünmek ve ön yargılarımızı değil, kalbimizi alıp görmek dileğiyle. Kudüs’ü unutmayalım, unutturmayalım. Her daim içimizde olsun. Elbet yakındır özgürlüğü…

Önceki İçerikHakiki Bi’ Görme: Hülya Tonbul ve Hafız Öğrencileri
Sonraki İçerikAfrika Dilinden Katwe Kraliçesi

1 Yorum

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz