11. Peron – Gökhan Duman

0
223
11. Peron – Gökhan Duman

Yazar Gökhan Duman; göç ve göçmenlik üzerine çalışmalar yaptığı DiasporaTürk Platformu aracılığıyla sunduğu gerçek yaşam hikayelerini kitaplaştırmaya karar veriyor ve 2018 yılının Mart ayında Vadi Yayınları’ndan bu derleme eser basılıyor.

11. Peron, işçilerin uzun saatler beklediği istasyondaki gurbet peronunun ismidir.

Eser, Almanya Münih’e giden işçilerin, Sirkeci Garı’ndan başlayarak; geride bıraktıkları insanlara olan özlemini, gurbetin sancısını ve ulaştıkları ülkede bir göçmen olarak çalışmanın koşullarını, şiirsel bir anlatımla bizlere sunmaktadır. Okurken yer yer hüzün kaplıyor insanın yüreğini; hayatın acıları kor olup sayfalara konuk oluyor, bizlerde bu duygulara misafir oluyoruz. Bir toplumun sosyolojik dinamiklerinin, bireysel yaşamlarda yankısına şahitlik etmeye sizleri de davet ediyoruz.

30 Ekim 1961 sabahı Almanya ve Türkiye arasında işçi anlaşması imzalanmasının ardından iki yıl konuk işçi olarak çalışıp ülkelerine döneceklerini düşünen kişiler, bir bir isimlerini listeye yazdırıyor. Bu yolculuk onları Sirkeci Garı’ndan birlikte yola çıkartıyor; gurbet hikayelerini ve memleket hasretini içlerinde büyüteceklerinden habersiz kabul ediyorlar.

İbrahim ve Zeliha’nın gözlerinden satırlar okuyoruz. Vedaların kolay olmadığı, kursaklarında yumru olan sözlerle el sallayıp gidişlerinden, günlerce süren tren yolculuğunda bile vatandan ayrı kalmanın sızısını daha şimdiden kaldıramamanın yükünü gizli bir gözyaşıyla kendilerine saklayışlarından belli oluyor.

Hasret Yollarında Geçen Ömürler

“Anadolu’da bavullar hep kolay kapanıyor. Her evin bir kokusu vardır hani, bavullar işte o kokuları da yanında taşıyor. Günler sonra bavulu açtığında evinin kokusu bir anlığına yüzüne çarpacak”

Gardan dönmek isteyenler çok oluyor ancak arkada bakmakla yükümlü oldukları evler, evlatlar ve biriken borçlar var. Elden günden toparlama kıyafetler ile kendilerine çeki düzen veriyorlar. Bir Türk gibi davranmanın gerekliliği anlatılıyor, sürekli hatırlatılıyor, herkesin eline bu notlar basılıp veriliyor.

“Bağırarak konuşma, Türk’e yakışan, güler yüz ve tatlı dildir. Haksızlık karşısında hakkını ara ama kavga etme. Yalan söyleme. Harama el uzatma. Verdiğin sözü tut. Uyku saatinde uyu. Yolun ve bahtın açık olsun.” (Öğütler, İş ve İşçi Bulma Kurumu, 1963)

Alman hükümeti kısa süreli konuk işçi çalıştırma sözünde değişikliğe gidiyor ve bir süre sonra kadınlar da işçi olarak kabul ediliyor. Bu sayede karısını ve çocuklarını yanlarına almaya karar veriyorlar.

“Kadınlar hep el sallayan tarafta mı kalacak? Onlar da gurbet yolunda geri durmayacak belli. Tophane’de erkeklerden oluşan işçi kuyruğunun yanına yakında bir de kadınlar kuyruğu eklenecek. İmtihanları ve sağlık muayenelerini geçen kadınlar bavullarını, bohçalarını omuzlayıp kumanyalarına jest olsun diye konulan bir parça çikolatanın tebessümüyle yollara düşecek; Avrupa’nın homurtulu fabrikalarında, atölyelerinde, kimi zaman en ağır işlerde çalışıp ömür çürütecekler.”

Bir Yanı Memleket Bir Yanı Gurbet

Asıl hikaye fabrikada çalışırken ve dillerini bilmedikleri ülkede komut usulüyle çalışmaya başlayınca başlıyor. Makinelerin çalışması ile mesaiye koşuyor, bedenin yorgunluğu ağırlaşıyor. Yemek yeme alışkanlıkları değişmek durumunda kalıyor, yattıkları yer sırtlarına batıyor. Bedenen dinlenmek mümkün olmadan bir diğer iş günü kapıyı çalıyor. Uzun zaman yol arkadaşları ile sohbet etme fırsatını kolluyorlar.

“İlk maaşımla eşime bir elbise almıştım. Daha iznime dokuz ay vardır ama her akşam yurtta kimse görmeden açıp bakar sonra hemen bavula koyardım.”

Mektuplar ve günlerce süren bekleme telaşı umutlarını diri tutuyor. Zarflar hem para gönderebilmek hem de sorabildikleri kadar hal hatır içeriyor. Uzayıp giden yaşam meşgalesi ile artık dönemeyeceklerini anlayan kişileri “el toprağında ölüp kalırsam” korkusu sarıyor.

“O zamanlar tek firma vardı, o götürüyordu cenazemizi memlekete. Ama hafta sonu kapalıydı. Biz de ne yapalım, inşallah hafta içi ölürüz diyorduk.”

Tek başına çalışan Türk işçiler için sorun olmayan gündelik koşturmaca, aileleri de yanlarına gelince farklı imtihanları da beraberinde getiriyor. Yeni bir kültüre alışmak, yeni bir dile adapte olmak; eğitim için Almanların sistemiyle yetiştirilmeye çalışmak ve asimile olan bir gençlik ve gurbetten uzakta memleketin sadece Türkiye olarak isminin bilinip yaz tatillerinde gelinecek bir uğrak yeri olması gibi konuları da gündeme taşıyor.

Türkiye’den işçi göçünün insani yanlarının vurgulanarak anlatıldığı bu eseri; geçmişi bilmek için, en çok da toplumsal olarak hangi yollardan geçtiğimizi bugüne taşımak adına okumanızı öneriyoruz.

Bir bavul sadece eşyaları taşımıyor; göçe mecbur kalan evlerde daima vedaları hatırlatıyor.

Avustralya’daki göç sürecinin bir çocuğun gözünden okumak isterseniz Kağıttan Uçak isimli kitaba, İsveç’teki süreci yakından anlamak isterseniz de Stockholm Treni isimli kitaba göz atabilirsiniz.

Önceki İçerikNorveç Camileri
Sonraki İçerikLeila Aboulela’nın Mesaj Veren Romanı: Minare

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz