Kuzey Afrika’nın Usta Kalemi: Tayeb Salih

0
130

Daha önce Leila Aboulela ve Minare romanı üzerinden konuk olduğumuz Sudan’a bu kez yine önemli bir yazar olan Tayeb Salih ve çok konuşulan tartışmalı eseri “Kuzeye Göç Mevsimi” ile yolculuk yapıyoruz. Sudan’da halkın büyük çoğunluğunun Arapça konuştuğunu ancak İngilizcenin de resmi dil olduğunu hatırlatalım. Arapçanın ülke genelinde konuşulması nedeniyle yazar ve eseri Arap Eeebiyatında önemli yere sahiptir.

Modern Arap Romanının Dehası

Tayeb Salih, Sudan’ın kuzeyinde yer alan Karmakol’da tarımla uğraşan bir ailede 1929 yılında dünyaya geldi. Hartum Üniversitesindeki eğitimini bırakıp Londra Üniversitesinde okudu.  Uluslararası İlişkiler ve Siyasi Bilimler alanında doktora yaptı. Sudan’da yaşadığı sürede öğretmenlik yaptı. Londra merkezli Arapça gazete El Mecelle’de yazdı. BBC Arapça’da çalıştı. Doha’da Enformasyon Bakanlığında ve Paris’te UNESCO’da diplomatik görevler aldı.   

Sudan’daki İslami rejimi eleştiren makaleler kaleme aldı. İlk romanı Kuzeye Göç Mevsimi, büyük yankı uyandırdığı gibi ülke içinde ve dışında tepki de çekti.

“Zein’in Düğünü” isimli kitabının film uyarlaması Libya’da Kuveytli yapımcı Khalid Sıddiq tarafından yapıldı. Bu eser ona, Cannes Festival’inde ödül kazandırdı.

İskoç eşinden üç kız çocuk sahibi olan düşünür 2009 yılında vefat etti. Salih, modern Arap romanının dehası olarak anılmaktadır.

Tayeb Salih’in eserlerinde çocukluğunu geçirdiği köyünü ve uzun yıllar yaşadığı İngiltere’yi görmek şaşırtıcı değildir. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak, kimlik bunalımını, diasporayı ve sömürgeciliğin toplumun çeşitli katmanlarındaki etkisini ustalıkla yansıtmaktadır.

Batı ve Doğu Arasındaki Ezeli Çatışma: Kuzeye Göç Mevsimi

Hikâyenin isimsiz anlatıcısı yıllar sonra, eğitim amacıyla gittiği İngiltere’den, Sudan’ın küçük bir köyü olan Wad Hamid’e döner. Kendi insanlarına ve toprağına kavuştuğu için mutlu olan anlatıcı köyünde yeni bir sima ile tanışır. Mustafa Said adındaki orta yaşlı bu adam, beş yıl evvel köylerine yerleşmiştir. Kimse onun hakkında bir şey bilmez ancak aralarına alır ve içlerinden biri gibi benimserler.

Bir içki sofrasında Mustafa Said’in okuduğu İngilizce şiir anlatıcıyı hayretler içinde bırakır. Ertesi akşam oturup derin bir sohbette bulunurlar. Mustafa Said’in ilginç hikâyesi burada başlar.

Hartumlu Said, babası ölünce annesi tarafından büyütülür. Okul hayatındaki başarısı, ona burs kazandırarak önce Kahire’ye sonra Londra’ya gidebilmesini sağlar. Londra’da geçirdiği yıllarda Arap-Afrikalı bir erkek olması, onu cinsel açıdan bir cazibe haline dönüştürür. Mümkün olduğunca çok sayıda beyaz kadınla ilişki kurar. Öyle ki, Shakespeare’in Othello’su gibi kendisini soylu vahşi olarak nitelendirir. Kendine âşık ettiği kadınları bir zaman sonra terk eder. Onunla birlikte olan kadınlardan üçü, sırf onsuz kalmak istemedikleri için intihar ederler. Yalnızca bir kadın, Jean Morris onun baş döndüren gücüne teslim olmaz ve onunla evlenir. Şiddet ve ihanetle dolu evlilikleri, Said’in karısını göğsüne hançer saplayarak öldürmesiyle sonlanır. Bu cinayetten dolayı 7 yıl (anlatıcı da İngiltere’de 7 yıl yaşamıştır) hüküm giyer ve hapisten çıkınca Wad Hamid köyüne yerleşir.

Anlatıcının hayatında, Said ile karşılaşana kadar her şey yolunda görünürken, onun hikâyesini öğrenmek, kendisine müthiş bir yabancılaşma hissi uyandırır. Bu yabancılaşma sonucunda uzaklaşmak isteyerek Hartum’a taşınır ve köye nadiren uğrar. Ancak köyü sel bastığını ve Said’in bu sel sonrası bulunamadığını öğrenince köye gider. Fakat Said selde ölmüştür ve vasiyeti olduğu üzere, karısı Husna ve iki çocuğu ona emanettir.

Anlatıcı Husna’ya karşı beslediği hisleri bastırmak için köye gidip gelmez. Köyün yaşlılarından Wad Rayyes’in Husna ile evlenmek istemesi karşısında bile eyleme geçmez. Husna’dan 40 yaş büyük olan Wad Rayyes, kızın babasını ikna eder ve evlenir, ancak karısı olan bu genç kadına el sürmek istediğinde Husna önce yaşlı adamı sonra da kendisini öldürür. Anlatıcı derinden sarsılmıştır. Köye gider ve Said’in kendisine emaneten bıraktığı anahtar ile gizli odaya girer. Tek bir Arapça kitabın dahi bulunmadığı binlerce İngilizce kitapla dolu odada, İngiliz evlerine özgü bir şömine bile vardır. Anlatıcı tam burada Mustafa Said’in kimlik bunalımı ve aidiyet bocalamalarını fark eder.

Odayı kasvetle ve kafası karmakarışık halde terk eder, o da aynı bocalama ve bunalım içindedir. Yüzerek rahatlayacağını düşünüp Nil nehrine girer. Suyun kendisini çektiğini ve çağırdığını hisseder, tıpkı Said gibi boğularak öleceğini düşür. Ancak son anda kendisine gelir ve yaşamaya karar verir.

Tersine Çevrilen Metaforlar, Başkalaşma ve Kimlik Krizi

Sömürge sonrası döneme ait romanlar arasında çok özel bir yeri olan bu eserde, son derece karmaşık bir karakter olan Mustafa Said ne Doğu’ya ne de Batı’ya ait olabilmiş, arada kalmanın verdiği yalnızlık duygusunu iliklerine kadar hissetmiş ve insanlardan gizlenmeyi tercih etmiştir.

Londra’da yaşadığı dönemde ise şimdiye kadar İngilizler tarafından ezilen ve sömürülen Sudanlıların intikamını, siyahi erkeklere atfedilen cinsel gücünü beyaz İngiliz kadınlar üzerinde kullanarak almaya çalışmıştır. Artık o da bir tür sömürgecidir, zira onun gözünde kadınlara sahip olmak, toprağa sahip olmaya eş değerdedir.

Batı’da Afrikalı kimliğini korumaya çalışırken, köyüne döndüğünde halk tarafından yabancılaşmış bir yeni sömürgeci olarak algılanmaktadır. Yalnız İngilizce kaynaklardan oluşan gizli kütüphanesi ise kendisine oluşturduğu yapay bir Batı dünyasıdır ve aslında entelektüel anlamda dış dünyaya ve bilgiye, sömürgecinin dilini kullanarak ulaşmaktan başka çaresi de yoktur. Kuzey’den Güney’e bedenen göçmüş olsa da zihni ve düşünce yapısı hala Kuzey etkisindedir.

Mustafa Said’in alt egosu olarak düşünebileceğimiz anlatıcı da benzer kimlik bunalımını yaşar, şanslıdır ki o kendisini intiharın eşiğinden kurtarabilecek gücü kendinde bulabilir. Bu da okuyucu için iki benzer karakterin ulaştığı farklı iki alternatif sonu oluşturur. Ya intihar ya da hayat.

Romanı okurken, ünlü psikiyatrist Frantz Fanon’un siyah insana ve sömürülen zihinlere ilişkin yaptığı psikolojik tahlillerini post kolonyal teorilerini hatırlamak, hikayeyi ve karakterleri daha derinden tahlil edebilmek için elzemdir.

Sömürgeci dilinde yazılmayan tarihi ve edebi bir roman

Sudanlı yazar Tayeb Salih’in İngilizceyi de son derece iyi kullanmasına rağmen 1966 yılında kasıtlı olarak Arapça kaleme aldığı bu kitap, basımından kısa bir süre sonra pornografik, ahlaksız ve İslami değerlere aykırı bulunduğu gerekçesiyle yasaklanır. Aynı eser, 2001 yılında ise Arap Edebiyatı Akademisi tarafından yirminci yüzyılın en iyi kitaplarından biri olarak seçilir. Meşhur Filistin asıllı yazar Edward Said ise eseri, Arap edebiyatının en iyi altı romanı arasında gösterir. Roman her ne kadar sömürgeci dilinde kaleme alınmasa da, daha fazla okura ulaşması için sömürenlerin dillerine çevrilmiştir.

Afrika edebiyatındaki çoğu eser gibi “Kuzeye Göç Mevsimi” de, Joseph Conrad’ın Afrika’yı ve Afrikalıları insanlıktan yoksun tasvir eden ırkçı romanı “Karanlığın Yüreği”nin karşıt anlatısı olarak kabul edilir.

Öneri Kaynak

  1. Frantz Fanon Siyah Deri Beyaz Maskeler
Önceki İçerikMescid-i Aksa İle Aramızdaki Mesafe
Sonraki İçerikBir Ruh Macerası-Ayşe Şasa 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz