Ak Sakallı Bilge: Atasoy Müftüoğlu

0
361
Atasoy Müftüoğlu

Kendisiyle ilgili her birimizin az bir fikri olsa da bilmediklerimizin daha çok olduğu bilinciyle üç arkadaş, Atasoy Müftüoğlu hocanın Eskişehir’deki evinin kapısını çaldık. Kendine has nezaketi ile kapıyı açtı ve her gün ağırladığı onlarca misafire rağmen sanki yıllardır kendisini ziyaret eden tek misafir bizmişiz gibi bizleri tek tek selamladı. Hemen akabinde kolonya ve hurma ikram edip masanın üzerinde misafirlere hediye etmek için bulunan kitaplardan verdi. Evinin salonunu, ofisini kapattıktan sonra yeni ofisi olarak kullanmaya başladığını tahmin ediyorum. Zira bir tarafta üstü çalışma kağıtları ve kitaplarla dolu bir masa, diğer yanda üzerinde misafirlere hediye edilmeyi bekleyen kitapların ve çeşitli ikramların bulunduğu bir diğer masa. Biz henüz oturmuşken bir anda elinde çay tepsisiyle içeri giriyor aksakallı bilge ve dilersek masadaki “daha az zararlı” şekerlerden alabileceğimizi belirtiyor. Kendisine aldığımız ufak hediyeyi takdim ettiğimizde ise hediyeyi bir çocuk heyecanıyla açarak kendisi için hediyenin çok değerli olduğunu ifade edip tüm doğallığı ile konuşmaya başlıyor. Derdi ve umudu aynı anda gözlerinde görüyoruz. Bize baktığında duyduğu heyecan ve umudu dile getirdikçe, bizler de bir o kadar heyecanlanıyor ve tek kelimeyi bile kaçırmak istemeyen bir dikkatle röportajımıza başlıyoruz.

Biz Müslümanların medyada kendimizi temsili nasıl olmalı? Dahası islamofobik bir görüşle karşılaştığımız zaman takınmamız gereken tavır ne olmalı?

Birinci sorunuza cevaben Edward Said’in ‘Haberlerin Ağında İslam’ kitabını okumanızı öneririm. İkinci sorunun cevabı çok kapsamlı. İslamofobi yeni icat edilmedi.  Modern tarih, modernliğin kendisi ve modern bütün değerler, kavramlar, kavramsal çerçeveler tahakküm üreten şeyler. Modernlik başlı başına tahakküm üreten bir gerçeğin adı ve dünya görüşü, hayat tarzı, modern tüm değerler bu tahakküme yardım ediyor. Şöyle bir problem var, gençler belki bununla yüzleşirler. Bizim kuşaklar bunlarla yüzleşmediler. İslam dünyası toplumları, neredeyse birkaç kişi müstesna, entelektüel haçlı seferleri karşısında bozgun yaşadılar ve yaşamaya devam ediyorlar. Bozgun, entelektüel bozgun. Entelektüel haçlı seferlerinden kastım şu; entelektüel mücadeleyi Avrupa merkezci değerleri içerecek şekilde temellendirmek. Böylece entelektüel bir emperyalizme maruz kalıyorsunuz. Bugün İslam dünyasında entelektüel hayat, modern tarih boyunca karşı karşıya bulunduğumuz ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi fark etmedi. Emperyalizm deyince üzerimize yağan bombalar olduğunu düşündüler. Mâlik bin Nebî ‘sömürgeciliğe açık olmak’ diyor. Biz hala sömürgeciliğe açık durumdayız çünkü ontolojik ve epistemolojik emperyalizmi fark etmedik şu anda o emperyalizmin baskısı altında yaşadığımız hâlde. Bu ne demek? Ontolojik emperyalizm şu demek; bilgiyi, var oluşu seküler dünya görüşü temelinde açıklamak yani ilahi vahiden bağımsız açıklamak.

Epistemik emperyalizm ise seküler bilgi temelinde eğitim almak demek. İlahiyatlar bile seküler bilgi temelli çünkü biz bilgi üretmiyoruz. Biz üretilen bilgiyi tüketiyoruz. Bugün İslam dünyası okullarında entelektüel hayat ontolojik epistemolojik emperyalizmin farkında ve bilincinde değildir ve o ontolojik ve epistemik dayatmayı içselleştirmiştir. Buradan bir gelecek çıkmaz. Çünkü seküler otoritenin kurulduğu günden bugüne gelinceye kadar seküler otorite ve meşruiyetin iktidarı İslam’ı sadece folklorik bir bağlama indirgedi. Müslüman mı olmak istiyorsunuz? Tamam o zaman Müslüman olabilirsiniz. İstediğiniz kadar namaz kılabilirsiniz, dilediğiniz kadar oruç tutabilir dilediğiniz kadar hacca, umreye gidebilirsiniz. Dilediğiniz kadar imam hatip, ilahiyat açabilirsiniz, dilediğiniz kadar diyanet işleri başkanlığı açabilirsiniz. Fakat seküler var oluş ve seküler bilginin otoritesini sorgulayamazsınız. Önünüzde Peygamber (aleyhisselam) gibi çok açık çok somut bir örnek var. O, iki otoriteyi, dini ve siyasi otoriteyi kendi bünyesinde barındırıyor. O zaten örnek olmak üzere gelmiş. İslam ve siyaset ilişkisine hâlâ meşruiyet kazandırabilmiş değiliz. Bu ilişki hâlâ sekülerliğin baskısı altındadır. Bugün sadece ve sadece İsrail bu dayatmayı tanımıyor. Onun dışında herkes tanıyor. Mesela Türkiye, önümüzdeki günlerde İsrail Cumhurbaşkanını ağırlayacak. Olağanüstü büyük bir anormalliği pragmatizm adına normalleştiriyoruz. Bundan daha büyük bir cinayet olamaz. Çünkü İslam dünyası toplumları öyle bir noktaya sürüklendi ki aklı edilgen kılan bir geleneğe tutunduk.

Geleneğin otoritesi İslami otoritenin önüne geçti. Mesela bugün Mevlana otoritesi, İbn Arabi’nin otoritesi, Yunus Emre’nin otoritesi İslam’ın önünde. İslami otoritenin ve meşruiyetin göreli hâle getirildiği günden beri bağımsız düşünme yeteneğimizi kaybettik. Geçen sene İstanbul’da bir mecliste eski bir mili eğitim bakanı, çok hoş çok tatlı bir arkadaş… ona dedim ki; zât-ı âlinizin bürokrat yanına değil İslami yanınıza – ne kadar kalmışsa – bir soru yöneltmek istiyorum. Türkiye’de her sene milli eğitim şurası, kültür şurası toplanıyor, her sene milli eğitim bakanı değişiyor. Bu sorun devam ediyor, bu sorunları biriktiriyoruz. Milli eğitim bakanı olduğunuz dönemde “Beyler boşuna uğraşıyoruz. Bu seküler bilgi temelinde bir reform olmaz,” demek aklınıza geldi mi? Modern ve rasyonalist bir bilgi temelinde bir değişim yaşanamaz. Çünkü rasyonalite her şeyi araçsallaştırır. Yeni de her şeyi araçsallaştırır, nitekim araçsallaştırmıştır. İlkesizlik bir toplumu hiçliğe sürükler. Bugün Türkiye’de yaşanıyor. Bugün islamofobi karşısında Müslümanlar Fransa’dan kaçıyor. Aydınlanma dilinin otoritesiyle her an entelektüel tehdide maruz kalıyor. Aydınlanma mutlakiyetçiliğine cevap veremiyoruz. Bir problem var ve bu problem bizim içimizde. Ayrıca bizi edilgen kılan bu geleneğin kadın algısı başlı başına bir sorundur. Kadını hâlâ yarı insan hatta insan altı gören bir geleneğimiz var.  Birkaç sene önce Ankara’da şöyle bir cümle kullanmıştım: “Her gün kadın cinayeti olan bir ülkede Anadolu irfanından bahsetmek ayıptır. Yok böyle bir irfan. Kadını aşağılayan, ikinci yaratık olarak gören bir kültürde hangi irfandan söz ediyorsunuz?”

Bugün pek çok klasik metinde kadınla ilgili yüz kızartıcı tanımlar var ve onlar bizim kütüphanelerimizde altın yaldızlı ciltli kitaplar olarak duruyor. Bunlarla yüzleşmek için bizim, daha doğrusu siz gençlerin tarihin son beş yüz yılında neler olup bittiğine ilişkin çözümlemeler yapmanız gerekiyor ve bu çözümlemeleri yapabilmeniz için kendi problemleriniz ile de yüzleşmeniz gerekiyor. Bunları itiraf etmeniz gerekiyor. Biz yenilgi üzerine yenilgi biriktiriyoruz. Bugün bu yenilgileri örtbas etmek için hamaset dili kullanılıyor. Genç kuşakların Türkiye’de hamaset dili, hamaset söylemi, hamaset siyasetiyle entelektüel potansiyelleri yok edilmiştir. Kitapları okumakta ve anlamakta zorlanıyorlar. İyi insanlar ancak hiçbir zaman iyi birer ayakkabıcı olamayacaklar.

“Her türlü konformizm her türlü statükoculuk ve her türlü muhafazakârlık, bilincin düşmanıdır,” diye bir cümleniz var. Baktığımız zaman günümüzde bu üç olgu da bir şekilde hayatlarımızda mevcut. Bunu biraz daha açar mısınız?

Camiamız muhafazakârlığı olumlu anlamda kullanıyor. Muhafazakârlık hiçbir şeyi muhafaza edemiyor biliyor musunuz? İslam’ı muhafaza edemiyor. Bugün ahlaki ve entelektüel bağımsızlığa sahip bir kişi yok. Kamusal müdahale idaresine sahip bir tek entelektüelimiz yok. Bu kültür seri hâlde trol yetiştiriyor, aparatçık yetiştiriyor, partizan yetiştiriyor, propagandacı yetiştiriyor. Bir tek düşünürü yok. Şu kadar ilahiyat fakültesi şu kadar imam hatip lisesinin bir tek düşünürü bir tek filozofu yok. Emr-i maruf nehy-i a’n el-munker yapan birisi yok. Neyi muhafaza ediyoruz?

Geçmişten kalan sadece ve sadece alışkanlıklarımızdır. Bugün konformizm, muhafazakârlık, sağcılık aracılığıyla bilinç katliamı yapılıyor ve gayet başarılı da oluyor. Artık gençler dijital sömürgecilik karşısında o sömürgeci iklime dâhil oluyorlar. Yerli ve milli retoriği ile bunlara cevap vermeniz mümkün değil. Bu retorik hiçbir şey içermiyor, sadece propaganda içeriyor.

Biz öteden beri siz gençlere ‘bize gelmeyin kendinize gelin’ diyoruz. Bizi aşın, bizi aşmazsanız sizin bir kıymeti harbiyeniz yok. Eğer bizi taklit ederseniz kaybolursunuz. Siz var olmaya geldiniz. Bizi taklit ederseniz kendinizden vaz geçmiş olursunuz. Kendinize gelmeniz ve bir şey söylemeniz lazım. Bir şey söylemek için vakit bu vakittir. Genç bir zihin bugünün dünyasını yaşlılardan çok daha kolay anlar. İnternet dünyası bir dedikodu dünyası, bir batak. Bizi kurtaracak şey yine kitaptır. Sizin evrensel zihin olmak için yola çıkmanız gerekiyor. Evrensel zihin olmak için evrensel araçlara ihtiyaç var. Ya Arapça öğreneceksiniz ya İngilizce öğreneceksiniz. Yani dünyanın nabzını bu araçlar vasıtasıyla tutacaksınız.

Son zamanlarda ortaya bir kuşak alfabesi çıktı. Özellikle bir Z kuşağı tanımlaması var. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Onun çok kurgu ve yapay bir şey olduğunu düşünüyorum. Bütün kuşaklar şu anda dijital sömürgeciliğin etkilerine açık hâldeler. O dijital sömürgecilik ne dayatırsa muhatap odur. Bugün dijital sömürgecilik tarafından üretilen pek çok yapay kavram var. Bunlar, gerçek hayatta temsil edilmeyecek olan kavramlar. Biz 21. yüzyıla ne söyleyebiliriz? Sizin sorunuz bu. 21. yüzyıl ile dinin, İslam’ın ve Kur’an’ın temasını nasıl kurabilirim? Kur’an ne öneriyor? Bunun için yeni bir tarza, üsluba, içeriğe ihtiyacımız var. Eğer bugün etrafımızda olup biteni konuşursak konuşulması gerekenleri kıyamete kadar konuşamayız.

Şu an, şimdiki bilinç ve fikir yapınızla genç olsaydınız nasıl bir genç olurdunuz? Neleri farklı yapardınız?

Daha seçici bir ilişki biçimini seçerdim önce. Ben ömrümün önemli bir bölümünü israf ettim. Kapımız herkese açıktı fakat hep Abese suresinin baskısını hissettiğim için bunu yaptım. Bugün o kapımızı kendilerine açtığımız kişilerden hiç kimse yok ortalarda biliyor musunuz? Sorumluluk alışverişi yapabileceğimiz kimse yok. Ancak geyik yapacağınız pek çok insan var. İkincisi ulusal sınırları, realizmleri, kutsalları aşacak bir ilişki biçimi. Bunu yapmaya çalıştım ancak bunu aşacak bir iklim oluşturmak için çok daha fazla çaba sarf etmek isterdim. Şu anda böyle bir iklim, böyle bir ortam yok. Hiç kimsenin birbirinin etnik aidiyetini merak etmediği, mezhebini merak edip tecessüs etmediği, yargılamadığı bir ümmet yok. Mesela şöyle şeyler duyardık eskiden: “Falanca çok iyi bir çocuk ama Kürt ya da filanca çok iyi Müslüman ama Şii.” Hudson şöyle der, ki ben öteden beri buna inanırım, “İslam’ın ilk yılları müthişti çünkü genç bir dindi, insanlığa hitap ediyordu, insanlıkla ilişki kurmak istiyordu bunun içinde insanlığa hitap eden bütün medeniyetler ile ilişki kurmak zorundaydı. İran ile temas kurdu, Hint ile temas kurdu, Çin ile, Bizans ile, Yunan ile temas kurdu; kendi bünyelerine uygun olanı verdi, onlardan kendi bünyesine uygun olanı aldı. Dolayısıyla küreselleşti, kozmopolit bir üst kültür oluşturdu”. Kozmopolit bir üst kültür temsil etmemiz gerektiğine inanıyorum. Hayata tekrar gelecek olsam oradan başlamak isterim.

Bugün Batı bütünüyle kötü, Doğu bütünüyle iyi değil. Niye sesimizi duyuramıyoruz? Çünkü kendimizi bağnazlığa hepsettik. Aklı edilgen kılan bir düşünce nasıl etkili olabilir? Bireyin ortaya çıkışı diye bir süreç var. Bizde birey yok. İslam bireyciliği tahkir ediyor bireyi değil. İslam’da birey var. Diyor ki size hesap saatinde sadece kendi yapıp ettiklerinizden sorulacak ve bunun karşılığı size eksiksiz olarak verilecek. Yani biz şeyhimizden böyle gördük deme gibi bir lüksünüz yok. Diyor ki; ya atalarınız bilmiyor idiyseler? İslam’da birey var ama şu anda o birey yok. Çünkü bugün cemaat hayatını patolojik bağlılıklar belirliyor. Patolojik bağlılık diyor ki birinci adam, big brother, führer, her kimse o; o ne yaparsa doğru yapar, diyor. Halbuki o, ne yaparsa yanlış yapıyor. Bilhassa sizin kuşaklar bugün diyecekler ki olanları konuşmayı bırakalım. Olması gereken ne? Siz gençsiniz, yeni bir başlangıç yapmazsanız yaşlısınız.

Efendim ne yapalım koşullar… Hayır, siz yeryüzünde koşulları aşmak için, koşulları bölüştürmek için, koşulları değiştirmek için bulunuyorsunuz. Onun için geldiniz. Kim o koşulları belirleyen? Hangi irade? Koşulların ne olduğunu bilmek ayrı şey koşullara teslim olmak ayrı şeydir.

Bu değerli röportajı yapmada bana yol arkadaşlığı eden kıymetli arkadaşlarım Sümeyye Sakarya ve Elif Sena Karakaş’a ayrıca yardımlarını esirgemeyen değerli abimiz Ertuğrul Yazıcı’ya çok teşekkür ederim.

Önceki İçerikÖğrencilerinin Yüzünde Tebessüm Oluşturan Öğretmen: Iman Al-Areibi
Sonraki İçerikSuya Yolculuk Hikâyem 2: Benin, Togo ve Nijerya

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz